Bu Blogda Ara

Arşiv

“Cumhurbaşkanımızın talimatıyla...”

 


Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen ve dünya üzerinde emsali bulunmayan yönetim şekline geçtiğimizden beri duymaya alıştığımız bir kalıp var: “Cumhurbaşkanı’mızın talimatıyla...” Büyüğünden küçüğüne her hükümet görevlisi, görevi gereği yapması gereken işler hakkında bilgi verirken, yapacağı işleri sayarken sözlerine bununla başlıyor. Deprem yerine yardıma gidenlerden, yangın söndürmeye gidenlere, tesis açılışı yapanlardan, halka müjdeler açıklayacak kişilere kadar pek çok kişiden duyuyoruz. Saraya şirin görünmek için mi, yapılacak işin sorumluluğunu üzerine almamak için mi, yoksa her ikisinin karışımı bir motivasyon mu söz konusudur bilemiyoruz.

Dediklerinde samimilerse ve görev tanımları gereği ifa etmeleri gereken rutin işleri için bile talimat alıyorlarsa çok fena. Onlarca bakanlık, yüzlerce müsteşarlık, 81 il ve bine yakın ilçe teşkilatı var. Her birine yapacağı işler için talimat hazırlama işi için en az 1500 çekirdeklik kafa işlemcisi lazım. Daha partinin MKYK, disiplin ve benzeri kurullarını saymadım bile. Talimatları uygulayanların yerlerine, sadece emirle hareket eden robotlar konulsa aynı işi yapar. Yok, böyle değil de, Cumhurbaşkanı’nı ümmetin her derdiyle alakadar gibi göstermek için bunu söylüyor olabilirler. O zaman da yaptıkları işlerde kötü sonuçlar çıkması riskinin farkındalar mı acaba?

Belki de “talimat” maskesinin arkasına sığınıp yaptığı işlerde “la yüs’el” olmak isteyenler vardır. Nitekim,  gerçek bir hayat hikayesinden alınmış, 2017 yapımı Der Hauptmann/Yüzbaşı isimli bir filmde 2. Dünya Savaşı sonlarında Alman ordusundan kaçmakta olan bir er, yolda bulduğu yüzbaşı kıyafetlerini giydikten sonra kontrolsüz bir şekilde güç kullanmaya başlar. Etrafa, doğrudan Führer’den aldığı talimatları uyguladığını söyler, tutuklu askerleri katliama tabi tutar.

Talimat işi aslında çok iyi. Düşünsenize, bir talimatla işsizliği indiriyorsunuz, başka bir talimatla enflasyonu. Keza, döviz kurlarını da talimatla frenleyip, faizi de indirebiliyorsunuz. Adeta “rent e kar”la alınmış bir değnek var, o değnekle René Descartes gibi “düşürüyorum, öyleyse varım” diyorsunuz. Yabancı sermayenin ülkeden kaçtığı, merkez bankası döviz rezervlerinin eridiği, yerli paranın değerinin gün geçtikçe eridiği, kiraların katlandığı, benzin, elektrik ve doğal gazın zamlandığı, fiyatı dövize bağlı ithal yem, ilaç ve hammaddelerin maliyetlerinin arttığı, köprü ve otoyolların ücretlerinin resmi enflasyon rakamlarının çok üstünde bir oranda güncellendiği bir yerde marketler fiyat indirme talimatını “düşürüyorum öyleyse kârım” diyerek karşılar mı bilmem...

En temel gıda maddelerinin bile artan fiyatları vatandaşı ciddi sıkıntılara soktu. Ülkenin bu duruma gelmesinde sadece bankalar, marketler, aracılar ve dış güçler mi sorumlu? Sermaye kaçtığı için paranın maliyeti artıyor, bankalar parayı kıstığı için yatırımlar yapılmayıp istihdam azalıyor, aracılar kârını şişiriyor, marketler aralarında anlaşıp fiyatları yükseltiyor, öyle mi? Ülkenin demokrasi, hürriyet, şeffaflık ve liyakat gibi endekslerini düşürüp yabancı yatırımcıyı kaçırtan kim? Bütün sermayeyi betona gömen, ithal tüketimi teşvik edip üretimi ve ihracatı bitiren, yerli paranın değerini düşüren kötü ekonomi yönetiminin hiç mi suçu yok? Meselenin özüne odaklanmadan sadece sonuca bakıp hüküm vermek, kurşun yarasından ölmüş biri için “iç organlar kendilerini koruyup kan kaybını durdursalar ölüm olmazdı” demek gibi bir şey...

Halka ucuz ekmek ve bedava süt dağıtımı yapmak isteyen belediyeleri engellemek isteyen devlet, yükselen gıda fiyatlarının ateşini söndürmek için PTT aracılığıyla yağ satışı yapacakmış. Bildiğim kadarıyla PTT’nin online satış yaptığı bir kanalı zaten vardı, yani yeni bir şey değil. Yağlar ne kadar ucuz olacak ve nasıl temin edilecek onu şimdilik bilmiyoruz. Normal zamanında kargo teslimatlarında sıkıntılar yaşatan PTT, ucuz yağ sebebiyle artacak olan teslimatları nasıl yapacak, merak ediyorum. 

Bir internet ticaret sitesi aracılığıyla siparişini verdiğim bir ürün, 23 Aralık 2020 tarihinde Sakarya’dan PTT Kargo’ya verilmiş, ertesi günü İstanbul’a ulaştığı halde, adresime teslimi 8 Ocak 2021 tarihinde müyesser olabilmişti. Konuyu Jules Verne’nin “Seksen Günde Devr-i Alem” hikayesiyle bağdaştıran bir şikayet metnini şahsi blog sayfamda yayınladıktan sonra Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan bir yetkili (bakan danışmanı olduğunu söylemişti), sağolsun, bana ulaştı ve PTT Kargo adına özür diledi. Bu arada, bedava dağıtılacağı söylendiği zamanlarda PTT’den maske siparişi vermiştim ancak hala gelmedi! Ucuz yağ siparişi verecekler bir daha düşünsün derim...

Link:  https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/cumhurbaskani-mizin-talimatiyla_536148

Aşı’kanlık Sistemi ve Adalet Momenti

 

Aşı'kanlık Sistemi ve Adalet Momenti

Dünyayı kasıp kavuran Covid-19’la daha etkili mücadele edebilmek için sabırsızlıkla beklenen aşı’kanlık sistemine geçişler başladı.

Bütün umutların ve kuvvetlerin tek bir noktada toplandığı bu sistemde aşı,“kol”luk kuvvetlerinin de desteğiyle adeta “bu fakir kardeşinize verin yetkiyi, virüse karşı mücadelede görün etkiyi”, “en az 0.4 mililitrelik bir doz verin, bu iş huzur içinde çözülsün” ve “antikor üretimini bana bırakın” gibi akıl çelici sloganlarla kendine taraftar topladı. Aşıların pahalı olduğu eleştirilerini de “ihtiyattan tasarruf olmaz” vecizesiyle karşıladı. 

Pek çok ülke, gücüne göre aşı tedarik edip uygulamaya koyuldu. Ülkemizde aşı tedariği ve uygulanması süreci, maske dağıtım işine benzemeye başladı. “Bugün başlıyor”, “yarın başlanacak”, “gelecek ay kesin başlarız”, “Mart’a kadar 27 milyon kişiyi aşılarız”, “aşıyı beğenmezsek parasını vermeyiz, anlaşmayı ona göre yaptık”, “50 milyon doz Çin’den, 25 milyon Almanya’dan geliyor”, “ilk aşamada 3 milyon geldi, peyder pey gelmeye devam edecek”, “günde bir buçuk milyon kişiye aşı vurabiliriz”, “10 günde 800 bin kişiye aşı vuruldu” gibi günü kurtarmayı hedefleyen ve çelişkilerle dolu açıklamalar yapılıyor. 

Bizim de millet olarak aklımıza şu sorular takılmadı değil: Türk tipi aşı’kanlık sisteminde bir aşının halk meclisine girebilmesi için yüzde on barajını aşı’ması yeter mi, yoksa yüzde 50 +1 formülü mü geçerli? Bir kısmı Çin’den, bir kısmı Avrupa’dan getirilerek yapılan itti’vac (aşıların ittifakına itti’vac denir, buradaki vac eki aşının İngilizcesi olan vaccine kelimesinden geliyor) başarılı olabilecek mi? Beğenilmezse ödeme yaptırmayacak olan Çin menşe’li aşı kendine çok güvendiğinden mi bunu söylüyor yoksa bu güvenceyi vermezse satış yapamayacağından mı korkuyor? Başka ülkelerin aşıları neden böyle bir teminat vermiyor? 

2020’nin son günleri de olsa aşıların ilk partisi memleketimize geldi. Sağlık çalışanları ve yüksek risk grubundaki kişilerle başlanacağı söylenirken bir de baktık ki ilk parti aşıdan adaleti ve kalkınmasıyla meşhur bazı partililer ve ittifak ortakları da nasiplenmiş. Çin aşısı mevzu-u bahis olunca “Çoğu Derinpek”gillerin fırsatı kaçırması düşünülemezdi tabiî... Hatta bir dönem siyasî mevkilerde bulunmuş olup şu anda kendilerine aktif bir görev verilmeyen ve sosyal medyada trollük yapma peşinde koşan bazı kişiler de aşı olmuş. 

Adalet Momenti

Fizikte, atalet momenti denilen bir mefhum vardır. Kısaca, “bir cismin açısal hız değişimlerine karşı gösterdiği direnç” şeklinde tanımlanır. Konunun anlaşılması için genellikle bir buz pisti üzerinde kendi etrafında dönme hareketi yapmak isteyen patenci örneği verilir. Patencinin kolları yanlardan vücuduna yapışık veya başınının üstünde yukarı kaldırılmış (dönme eksenine yakın olacak şekilde) olduğunda dönme hızı, kolları veya ayaklarından birini yanlardan yere paralel olacak şekilde açarak yaptığı dönme hızından daha fazladır. Bir partinin, merkezine yakın noktalardaki kişilerin “aşısal” hızlarının büyümesi de “adalet momenti” ile alâkalıdır. 

Kuvvetin döndürme etkisi anlamına gelen moment, adalet ile birlikte kullanılınca kuvvetli olanın adaleti kendine doğru döndürmesini ifade eder. Adalete moment kazandıran kişi, muhalifi olan siyasetçilere, işine gelmeyen şeyler söyleyen veya yapan akademisyenlere, avukatlara, doktorlara, mühendislere velhasıl kafasını bozan herkese ve her şeye aklına gelen her türlü hakareti rahatlıkla sıralayıp, onları işbirlikçilik, hainlik, teröristlikle suçlayabilir. Hakaret ve suçlamalara maruz kalan taraf onu mahkemeye çoğunlukla veremez, verse bile adalet momentçisi ifade hürriyetini ve eleştiri hakkını kullanmıştır, dâvâ hemen düşer! Meselâ bir bakanın bir gazeteciye “alçak” ve “uşak” demesi eleştiri hürriyeti kapsamında değerlendirilip, aynı bakana “kel” demek suç sayılabilir. 

Muhalif siyasetçi ve gazetecilere yönelik hakaret ve tehditler bir yana, yaralamaya kadar varan saldırıları/linç girişimlerini “tepkisel” diye vasıflandırarak önemsizleştirip, “bunu hak edecek ne yaptık diye kendilerini sorguluyorlar mı?” derken, kendileri ve yandaşları için edilmiş en ufak imalı iğnelemeleri dâvâ konusu yapıp cezalar yağdırmak... İşte bunlar, hep “adalet momenti” eksenli bakış “aşı”sının tezahürleri...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/asi-kanlik-sistemi-ve-adalet-momenti_535733

Gamepad

 

Ahmet'in gamepad'i

Benim gamepad’ım tv de harika çalışıyor ama tek bir sıkıntısı var oda worms zomne gibi uygulamalarda gamepad çalışmıyor:                                                                                                                                                                                      

 Ve worms zomnne uygulamasın da biraz kötü çalışıyor. Ama ben sanırım bunu tamir edeceğim.Yinede farklı kullanılıyor. Bu yüzden tamir etmesini babama yani Sayın :adnan nacir: beye tavsiye ederim.

 >YAZAN< Ahmet nacir 887931’i ararsanız Ahmet’i aramış ve bulmuş olursunuz

 Paraglafı okuduğunnuz için teşekkürler:

NOT: Bu yazıyı, sekiz yaşındaki oğlum yazdı ve sayfada yayınlanmasını istedi. İmla hataları mazur görüle... Cevabım: Bütün oyunlarda düzgün çalışan gamepad, tek bir oyunda sıkıntı çıkarıyorsa oyundan veya oynayış şeklimizden şüphelenmemiz gerektiği kanaatindeyim. Tamirlik bir durum olmadığı gibi yenisinin alınması sözkonusu bile olamaz, teklif dahi edilemez! Ayrıca irtibat telefonu olarak bırakılan numaradan kendisine pek ulaşılabileceğini sanmıyorum... Daha iyi bir "numara" bulmalısın Ahmet! ;)

Resmileşebilir, dikkat!

Resmileşebilir dikkat
Ronî Battê karikatürü

 

Whatsapp, kullanım şartları ve gizlilik ilkelerinin güncellendiğini duyurdu. Bu kapsamda, kullanıcılarından Whatsapp verilerinin Facebook şirketleri ile paylaşılmasına onay vermesini istedi, onay vermeyen kullanıcıların 8 Şubat sonrası Whatsapp kullanamayacaklarını bildirdi. Whatsapper’ları (Youtube-youtuber oluyorsa Whatapp-whatsapper neden olmasın) bir telaş aldı, “ya sabır” çekmeye başladılar. Mahrem verilerinin paylaşılacağını düşünen ve bundan rahatsız olan bazı kullanıcılar, şikâyetlerini üye oldukları whatsapp gruplarında ve Facebook sayfalarında dile getirdiler.

Whatsapp kullanıcılardan ücret almamasına rağmen, Facebook tarafından milyarlarca dolar para sayılarak satın alındı. Genellikle bilişim teknolojileri ile ilgili hususlarda çokça zikredilen bir söz vardır: “Bir ürüne para vermiyorsanız, ürün sizsinizdir” Günlük hayatta sıkça kullandığımız ve para ödemediğimiz pek çok uygulama kişisel verilerimizi kullanarak reklam geliri elde ediyor. Merak edenler, dünya teknoloji devleri olan firmalarda çalışmış kişilerle yapılan röportajların yer aldığı The Social Dilemma/Sosyal İkilem isimli belgesele bakabilirler. Bu firmaların tek derdi, insanları daha çok ekran başında tutmak ve bunu paraya çevirmek…

Amerikan başkanlık seçiminde gündeme gelen Facebook analitik çalışmaları ile öğrendik ki, sadece 20 “like” ile insanların politik eğilimleri, kişisel zaafları ve ilgi alanları belirlenebiliyor. Yapay zekâlar, kişiye özel haber akışı düzenleyebiliyor ve yalan haberleri de kullanarak istenilen yöne yönlendirebiliyor.

Aslında Whatsapp’ın bugün yaptığı, zaten bugüne kadar yaptıkları şeyi resmiyete dökmekten ibaret… Whatsapp, mesajların uçtan uca şifrelendiğini ve içeriklerini okumadıklarını defalarca söyledi. Hatta kullanıcı onay meselesini 3 ay daha ertelediğini de duyurdu. Yine de, kullanıcı güveni bir kere sarsıldıktan sonra telafisi mümkün olmayabiliyor. Nitekim hemen alternatif uygulamalar konuşulmaya başlandı. Telegram, Signal ve yerli-milli olduğu söylenen bir başka uygulama arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Telegram,  geliştiricisinin Rus olduğu ama Rusya’da kullanımı yasaklanmış bir uygulama. Başında eski bir KGB ajanının olduğu bir ülkede soğuk savaş dönemine ait bir taktikle ters psikoloji oluşturarak üye toplamaya çalışmadığı ne malum? Signal deseniz, tam bir “diş” mihrak gibi durmuyor mu?

Bir zamanların meşhur bir diş macunu reklamında yumurtanın yarısı sirkeye batırılıp diğer yarısı macunla fırçalanıyordu. Belki de o reklamdaki gibi 15 gün süreyle, mesajların bir bölümünü Telegram’la, bir bölümünü Signal’le ve geri kalanını BİPana ile gönderip bakmak en iyisidir. Telegramın tellerine kuşlar konmuş mu, Signal ile bembeyaz düşler ve sağlıklı gülüşler için emojiler var mı, BİPana, mesajları sansürlemek için bazı kısımlarını “bip”lemiş mi, her şeyi anında devlet anaya yetiştirmiş mi, devlet ana sizi mesajlarınız yüzünden fırçalıyor mu… Sonuca göre karar verilebilir. Bilgilerinizin reklama alet edilmesinden korkarken, her adımınızın izlendiği ve idari-adli her türlü resmi kurumla paylaşıldığı platformlara geçmiş olabilirsiniz. Facebook klişesi gibi olacak ama “Resmileşebilir, dikkat!”

Her ne kadar, aile içerisinde kalması gereken isim, resim, bilgi ve belgeyi, umuma açık platformlarda uluorta paylaşmaktan imtina etmeyenlerin, profil bilgisinin paylaşılmasından bu kadar rahatsız olması çelişkili görünse de, yine de uygulama sahiplerinin yaptığını hafife almak veya kim ne yapacak senin bilgini deyip küçümsemek yanlış olur.

Sizi bilmem ama hiç tanımadığım ve ticari-beşeri hiçbir etkileşimde bulunmadığım pek çok firmadan, rahatsız edici şekilde telefon çağrısı ve kısa mesaj alıyorum. İzinsiz ticari mesaj gönderilemeyeceğinden tutun, kişisel verilerin korunması kanununa kadar konuyla ilgili pek çok yasal düzenleme olmasına rağmen umurlarında değil. Şikâyet mekanizması o kadar hantal ki, yıllar önce yaptığım bazı şikâyetler hala inceleme safhasında. Spam nitelikli bu aramaların geldiği numaralar genellikle 0850 484…., 0212 945… ve 0212 998… ile başlıyor. Engelle engelle bitmiyorlar. Gelen aramalarda doğrudan ismimle hitap ederek konuşmaya başlayanlar da var, sabit bir bant kaydı dinletenler de. En yüzsüzleri de, ben telefona cevap verdikten sonra sanki arayan benmişim gibi bekletenler! Adamların zamanı değerli tabi, sistem otomatik arama yapsın, cevap veren olursa operatöre yönlendirsin.

Kimler arıyor?

Su arıtma sistemi satmak isteyenler
“Devlet destekli” otomatik anonsu ile başlayan, internet hizmeti satmak isteyenler
"Kombinizin bakım zamanı gelmiştir" otomatik anonsu ile başlayan servis firmaları
Özel okullar

Maç yayını yapan TV platformları

RTÜK, Rekabet Kurumu, BTK, Cimer ya da başka hangi kurum ilgilenir bilmem… Facebook, Whatsapp, Instagam gibi firmalarla yine uğraşın da, hangi bilgimizi nasıl elde ettiklerini bilmediğimiz ve artık bizi bunaltan yerli firmaların arama teröründen lütfen kurtarın!

 Lin

“Rektörüm, BOÜN canlı tutuklama var mı?”

 

İbrahim Özdabak Karikatürü

Tam üç yıl önce, Boğaziçi Üniversitesi’nin “bizim gönlümüzden geçen konuma ulaşamadığı” ifade edilmişti. O zamanlar aklıma, şehirden uzak bir yerde, muhtemelen pek çok ağaç kesilerek inşa edilecek, estetikten uzak ve uzaktan da olsa estetik durmayan devasa bir beton yığınına üniversitenin taşınabileceği ve mevcut yerleşkesinin otel, AVM, iş merkezi veya onlara benzer, rantı yüksek bir proje ile değerlendirilebileceği gelmişti.

O günlerde konu ile ilgili yazımızda, üniversite kelimesine önerilen ve pek fazla rağbet görmediği için dolaşımda olmayan “evrenkent” kelimesinden yola çıkarak Kenan Evren’vari yöntemlerle, şehir içindeki konumları değerli olan bütün üniversitelerde, “gönülden geçen konuma ulaştırma” misyonu ile, “evrenkentsel dönüşüm” uygulayabilecek emirerleri çıkarsa artık şaşırmayacağımızı ifade etmiştik.

Çok şükür, henüz böyle bir şey olmadı. Ancak, ünversitede yerleşik teamüller gözardı edilerek, üniversite içerisinde görev yapmayan birinin rektör olarak atanması, hocalar ve öğrenciler tarafından tepkiyle karşılandı. Protesto gösterilerine polis müdahale etti, öğrenciler tutuklandı. Üniversite kapısına takılan kelepçe, dönemin ruhunu yansıtan bir resim olarak yıllarca hafızalarımızdan silinmeyecek gibi.

Boğaziçi Üniversitesi, ülkemizin en prestijli üniversitelerinden biri olma özelliğini binasının güzelliğine veya boğaza nazır ve muhteşem manzaralı mevkiine borçlu olmasa gerek. Onu büyük yapan, sahip olduğu değerler ve o değerleri yaşatan sistemi işleten kadrosu ve öğrencileridir. Galatasaray’ın bütün fubolcularını atıp, yerine, “domatesin kırmızısı ve yumurtanın sarısı bunlarda da var” diye Menemenspor futbol takımının oyuncularını koymakla aynı Galatasaray’ı elde etmezsiniz.

Blutooth, büluğtooth, sinn-i büluğ

Atanan yeni rektör Melih Bulu’yu tutanlar, sadece kendine mesafece yakın cihazlarla eşleşmeyi mümkün kılan Bluetooth teknolojisinden mi ilham aldı bilmiyoruz ama kendisinin “bizden biri olsun” düşüncesiyle atandığı, iktidar partisi ile olan ilişkisinden belli. Blutooth kelimesindeki blue, ergenlik manasındaki büluğ kelimesini çağrıştırmıyor mu? Tooth da ingilizce diş demek. Arapça’da diş için kullanılan “sinn” kelimesi aynı zamanda yaş anlamına geliyor. Bluetooth, büluğ tooth derken sinn-i büluğ tabirine ulaştık mı? “Etrafını ve efradını camî, ağyarını mani” Bulu tutucularının, “zorunuza mı gitti, kanunla atandı hacı, kimse itiraz edemez!” şeklindeki ergen atarlanmasının altyapısı bu olabilir mi? Atamanın kanun çerçevesinde olduğu aşikâr ama o kanun, akademi çevreleri, STK, kısaca kamuoyuna danışılmadan ve Meclis’te tartışılmadan çıkarılan bir KHK’ya dayanıyor.

Önceden isim yapmış, prestijli liselerde de aynı şey yapıldı, kadroları ve dolayısıyla sistemi değiştirilen okullarda öğrenciler ve veliler tepki göstermişti. Akıl vermek gibi olmasın ama hazır sistemli bir şekilde böyle bir yöntem izleniyorken Robert Koleji’ne de el atılsın derim. Robert nedir Allah aşkına? Okulun ismi “Robe’RTE” olarak değişse fena mı olur? Hatta, tamamen yerli ve milli bir isim kullanalım, Rabia Okulu diyelim. Gelsin tek dil, tek tip, tek üniforma, gerisine kafa yorma...

Rektör ve Özel Sektör

Devlet yönetimini dahil her şeyi özel şirket gibi yönetmek isteyen anlayışla uyumlu düşüncelere sahip olan rektörün, özel sektörle işbirliği ve girişimcilik ekosistemi oluşturma gibi son derce pragmatik hedeflerinin üniversitenin bilimsel hedefleri ve değerleriyle ne kadar örtüştüğü tartışılır. Açıkçası, bu hedefler kötü hedefler değil ama akademik başarısı belli bir seviyedeki bir okulda, özgür bilimsel ilerleme vizyonuyla pek uyumlu olmayan bu hedefleri denemek ne kadar akıllıca olacaktır? Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgur stoklarını kaybetme riski yok mu? Yeni kurulmuş bir üniversitede denemek daha iyi olmaz mıydı?

Bulu, öğrencilere sempatik yönünü göstermek için metal müzik sevgisinden bahsetmiş. Bugünlerde okulda “kol gezen” metal sevgisinin tezahürünü, kapıya ve öğrencilerin kollarına takılan metal kelepçeler vasıtasıyla görebiliyoruz. Öğrencilerin kafasında şu soru dolaşıyordur: “Rektörüm, BOÜN canlı tutuklama var mı?”

Link:  https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/rektorum-boun-canli-tutuklama-var-mi_534958

Jules Verne’ye mezarında takla attıran PTT Kargo...

 

Adı lazım değil, internet üzerinden satış yapan bir siteden siparişini verdiğimiz bir ürün, 23 Aralık 2020’de Sakarya’dan kargoya verildi. “Kargoya verildi” tabirinin bir deyim olduğunu sanıyordum ama PTT Kargo durumu yanlış anlayıp kargoyu sahiplendi herhalde... 7 Ocak 2021 itibarıyla 16 gün geçmiş olmasına rağmen paketimizi bize ulaştıramamasının başka izahı var mıdır, bilmiyorum.

1870’lerde Jules Verne, “Seksen günde devr-i alem” isimli hikayesini yazmıştı. Dikkat buyurunuz, 150 yıl önceki vizyondan bahsediyoruz. Saatte 80 km hız limitini geçen hiç bir aracın olmadığı zamanlardan. 150 yıllık teknolojik iyileşme bu süreyi diyelim ki onda birine düşürse, sekiz günde devrialem yapılabilir, değil mi? 16 gün içerisinde teorik olarak bizim paket iki defa dünya turu atabilirdi. Tamam, o bir kurgu eserdi diyeceksiniz ama kardeşim, 2020'yi devirmek üzereyiz. 150 sene önceki vizyonu fersah fersah geçmiş olmamız lazım, değil mi? Bence, en az 20 bin fersah geçmişizdir. Arzın merkezine seyahat demiyorum bakın, Sakarya'dan istanbul'a yahu...

Kargo dediğim zaman aklınıza büyük bir şey gelmesin, ağırlığı 100 gr olan bir paket. Kargo hareketlerine baktığnız zaman 24 Aralık itibarıyla İstanbul’da görünüyor. Bu kadar hafif bir pakete hergün üflemiş olsalar şu anda çoktan evimize ulaşırdı. Ha, çok hayati bir ürün değil, evdeki kedimiz için oyuncak bir fare. Kediye de söylemedik, sürpriz olsun diye... Allah’tan kendisinin haberi yok. Evet, ellerinizden öper, küçücük bir kedimiz var. Gerçi ellerinizi kendisine doğru uzatmanızı çok tavsiye etmem, fena ısırıyor. Bizi ısırmasın, oyuncaklarla eğlensin dedik. Bizim oğlan ona “Kaju” ismini verdi ama ben de durmadan isim üretiyorum. Erkek kedi olduğu için “Catman” (türkçe ketmen diye okunur) hatta Hulusi Ketmen diyorum bazen. Şevketli bir duruşu var, o yüzden “Şevket” dediğim de oluyor. Hacıyatmaz bir topa bağlı fare oyuncağı siparişi vermiştik, geçen yıl... Hiç farketmeden arada sene atlamış, haberin var mı PTT Kargo? Ne oldu böyle sene? Niye getirmedin kargoyu bene?

Kargo hareketleri

Cihet listesine girdi, yok başka cihetten bakan dağıtıcı ulaştırmadı... Cihet cihet dolaşan bir kargo vardır, bana küfür ediyorlar deme, kargocular yüzünden gelişen bir argo vardır! Jules Verne görse bu rezilliklerinizi, mezarında ters takla atardı... PTT Kargo, bana Jules Verne, kargomu ver! O zaman, sıradaki şarkı Tarkan'dan gelsin, sipariş verip de ürününe kavuşamayanlara:

"Verme, verme, verme Jules Verne

Vereceksen kargomu ver, vereceksen kargomu ver!"

Not: 8 Ocak Cuma itibarıyla kargomuz ulaştı. Çalan her kapıya "kargo mu geldi yoksa?" heyecanı ile koşmak ve bunu günler, haftalar boyu tekrar tekrar yaşamak isteyen herkese PTT Kargo tavsiye ediyorum. Bu vesileyle sıradaki şarkıyı armağan etmek istiyorum: 

"Kapın her çalındıkça
O mudur diyeceksin
Beni kaybettin artık
Sen çok bekleyeceksin"


 

 

Öne Çıkan Yayın

Büyük Büyük Sayılar

İbrahim Özdabak karikatürü   Dünyevi işlerin yönetilebilmesi için ölçme ve değerlendirme önemlidir. İlgilenilen nesne veya olayın sayısı, şi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: