Bu Blogda Ara

Arşiv

P(H)aramparça...

 


Kitle iletişim araçlarının gelişmesi sayesinde, eski zamanlara kıyasla uzaklar artık daha yakın. Dünyanın öbür ucunda olup biten şeyleri saniyesi saniyesine takip edebilme imkanı geldi. Cebinde kamerası olan araçlarla isteyen herkes kendi hayatındaki ve çevresindeki gelişmeleri dünya ile paylaşabiliyor. Bunun yapılabileceği pek çok sosyal medya aracı mevcut.

Sosyal medya ortamında yapılan paylaşımlarda göze çarpan şöyle bir genel husus var: Herkes mutlu, herkes zengin, herkes kraliyet ailesine mensup gibi asil bir tavır takınmış, lüks arabalar, şatafat, debdebe alabildiğine… Televizyon ve internette gördüğü bu hayatları yaşamak isteyen gençler özeniyor tabi: Yalılarda geçen hayatlar, bitmeyen bir tatil ve eğlence…

Elindeki imkanlarla bu lüks hayatı yaşayamayacağını idrak eden gençlerden bazıları iyi bir tahsil ile güzel fırsatları yakalayacağını düşünebilir. Uzun süren, ortaokuluna, lisesine, üniversitesine girmek için bitmek bilmeyen sınav maratonlarından geçecek kadar meşakkatli ve masraflı bir eğitim süreci sonunda çok da hayat pratikleri ile uymayan ve kalitesi tartışmalı bir eğitim aldığını fark edene kadar… Bitmedi, ağır iş sınavları, mülakatlarda kaybetmeler, atama beklemeler, kadro peşinde koşturmalar… Hadi, kamu olmadı, özel sektörde şansını denemek isteyenler en az beş senelik tecrübe duvarı ile karşılaşıyorlar. Herkes tecrübe arıyorsa bu tecrübe nerede ve nasıl elde edilecek ki? İstediği gibi bir iş bulmasını geçtim, bulabildiği ya da çalışmaya razı olduğu işte en temel insanî ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücret alıp almayacağı belli değil. “Sigortası tam yatacak mı, fazla mesaiye kalacak mı, tamamlaması için kendisine verilen hedefler üzerinden baskı yiyecek mi, görev tanımı ile ilgisiz bir sürü başka iş kendisinden istenecek mi?” gibi pek çok soru var cevap bekleyen.

Bunun yanında, sınava girmeden veya girmişse soruları önceden temin etmişlerin en güzel kurumların en güzel makamlarına yerleştiğini görmek, sadece birilerinin yakını olduğu için mülakat sınavlarında kendisine torpil yapılanları duymak, belediye ve devlet ihalelerini en iyi rüşveti verenlerin aldığını haberlerde okumak kişilerde geleceğe dair umutları kırıyor. İyi bir mevkiye gelmenin ve yüksek hayat standartlarına yetecek maaşlar almanın çok çalışarak elde edilebilecek şeyler olmadığını anlayıp buna isyan edenler, ya çalışmalarının takdir göreceği ülkelere göç ediyor ya da en kısa yoldan para ve itibar kazanacakları işler peşinde koşuyor.

Düğünyevîleşme

İşi gücü bir şekilde yoluna koydu diyelim gencimiz, sıra geldi mi evlenmeye… Altın, çeyiz ve ev eşyaları, hadi diyelim evlenecek gençler kullanacağı için, onlara yapılan yatırım kayıp değil. Kıyafetler, hediyeler, ikramlar ve bahşişler gibi masraflar ele güne karşı birer gösteriş vasıtası. En mazbut insanların içinde bile konu düğün olunca en dünyevî endişelerle hareket edenleri görebiliyoruz maalesef. Söz konusu düğün olunca en dünyevî duyguları takınmaya “düğünyevîleşmek” diyebiliriz. Düğünyevî masraflar öyle çok olur ki şöyle düşünün: İki 14 Şubat, bir 28 Şubat eder ki, o da neredeyse 1000 ay sürecek taksitleri kredi kartına getiren “POS” modern bir darbe olarak maaşa yansır. Pos cihazlarını uzatan tezgahtarların şifreyi görmemek için “çevik bir” hareketle başlarını yana çevirmeleri bile ironiktir.

Kısaca, hayatının her devresinde gençler, bir şekilde kısa yoldan çok para kazanma arayışlarına sürüklenirler. Yapılan iş ne olursa olsun, kanuna ve ahlaka aykırı hareket edilerek çok para kazanılabilir. Allah’tan korkusu ve kuldan utanması olmayan herşeyi yapabilir. Sattığı süte su katmak, tereyağına patates ezmesi karıştırmak, inşaat yaparken malzemeden çalmak gibi. Bunların dışında, “legal” görünen ama “etik” olarak tartışmaya açık olan bahis oynama, arsa, borsa, coin gibi alternatifler maalesef gençler arasında oldukça yaygın. Etik olarak tartışmaya açık olması, sistemde birilerinin kazancının diğerlerinin kaybından oluşması sebebiyledir. 10 kişi para yatırır, sekizi kaybeder, ikisi kazanır ama sonuçta kasa hep kazanır.

Alınan emtianın haddizatında katma değer üretecek yapısal olarak bir değişim olmadığı halde spekülasyonla değer kazanması durumu vardır. Bir devlet başkanı veya iş adamının attığı tweet sebebiyle kazanılan değer, başka bir tweetle veya söylenti ile de pekala bir anda kaybedilebilir. Kârlı bir yatırım yaptığını düşünen kişiler üşüşür, araç balon gibi şişer ve zamanı gelince de patlar. Patlayan balonda kaybedenler, zararlarını telafi etmek için olmadık yöntemlere başvururlar, Allah korusun. Haram bir parça peşinde koşarken, paramparça olma tehlikesi var.

İşine hile-hurda karıştırmadan, kolayca para kazandıracak yöntem, yazılım, mobil uygulama veya teknolojinin imkanlarından faydalanarak en az emekle en çok parayı kazandıracak yeni bir araç geliştirme arzusunda bir beis yok. Yeter ki, “helâl ya da haram, yeter ki artsın param” denilerek haram yollara tevessül edilmesin. Kazanırken şunu düşünelim: param mı artıyor yoksa haram mı?

Link: https://www.gencyorumdergisi.com/2021/05/pharamparca/

TÜVİK

 

Sefer Selvi Karikatürü

Anayasa değişikliğinin konuşulduğu şu günlerde, istediğinde sorumluluk sahibi olmadan iktidar ortağı olarak güç ve yetki kullanan ve istemediğinde “muhalefetimsi hareket” eden cenahın yüze yüze kuyruğuna getirdiği, 100 maddelik olduğu söylenen anayasa taslağında teklif edilen Türkiye Liyakat Kurumu diye bir kurum varmış.

Tam olarak nasıl çalışacağının ayrıntıları tabiî ki henüz kamuoyuyla paylaşılmadı. “Özeleştirme Genel İdaresi” ile birlikte düşünülürse müsbet neticeler verebilir, neden olmasın. Eleştirileri hep dışarıdan ithal etmek yerine yerli ve millî öz eleştirilerimizi kullansak fena mı olur? 

Hakkıyle işletilecek olduktan sonra kurumların anayasa içerisinde olmasına da gerek yok aslında. Sağolsun iktidarımız, gerek torba yasaları ile olsun, gerek genelgelerle olsun, anayasal haklara aykırılıklarına bakmadan, aklından geçirdiği herşeyi Resmî Gazete’de yayınlıyor. Her gün, gece yarısını biraz “genelgeçer” bir saatte, yeni bir genelge ile biz kullara neyi yapıp neyi yapamayacağımız bildiriliyor. “Bu da genel, bu da geçer ağlama” türküsüyle karşılıyoruz biz de genelde... Çek tahsilatları ile ilgili son dakika torbası ile geçen bir kanun, piyasaları allak bullak edip ödeme-takas sistemlerini kilitleyince hemen bir genelge ile düzeltme yoluna gidildi, ama telâfi edilmesi zor hasarlar bıraktı. 

“Tam kapanamama” döneminde marketlerde satılabilecek-satılamayacak ürünler hususunda çıkan genelge de kafa karıştırdı. Tıpkı, yasaklı günlerde çalışma izin belgesi almadaki süreç gibi. Yasağın başlamasına saatler kala, e-devlet üzerinden başvuru yapılması gerektiği duyurulunca sistem kilitlendi. Israrla belgeyi almak isteyen bazı şirket çalışanları belgeyi günler sonra da olsa alabilirken şirket sahiplerinin muafiyeti olmadığı gibi garabetler ortaya çıktı. Şirketlerin faaliyet kodlarının yanlış eşleşmesi sonucu izin alamayanlar oldu, alt işverene bağlı olduğu için, muafiyet kapsamındaki bir yerde çalışsa bile belge çıkaramayanlar oldu, velhasıl, saç baş yolduran süreçte en son, elle yazılmış belgelerin de geçerli olduğuna dair genelge çıktı. 

O KURUM

Tabiî, daimiyen her can ermez bu sırra, bir bakarsın “masasına oturmayız” denilen Sisi ile ilişkileri normalleştirmek için diplomatik bir heyet gider Mısır’a... Koyun olup ağladılar ardı sıra, bu da genel, bu da geçer, ağlama!

Anayasada yer almamış ve hiçbir kanunda ya da genelgede adı konmamış olsa da işlediğine inandığım gizli bir kurumumuz var, TÜVİK: Türkiye Virüs İşleri Kurumu. Bu kurumun en önemli görevi, virüsle ilgili başta istatistiki bilgilerin yayınlanması olmak üzere her türlü düzenlemeyi yapmak. Aşısızlık oranları, “en filyasyon” rakamları, geçerli vak’a sayıları, vak’aların illere göre dağılımı, sürece güven endeksi gibi istatistikî veriler hep TÜVİK işi gibi geliyor bana. “Test sayısı sebeptir, vak’a sayısı sonuç... Öncelikle test sayısını düşürmeliyiz” yaklaşımı ile hesap yapılıyor olmalı. 

Salgının en başında, dünyanın her köşesine virüs bulaştığı halde bizde yok dedi TÜVİK. DSÖ tarafından pandemi ilân edilip ülkelere vak’alara göre yardım yapılacağı duyurulunca biz de açıkladık. Cümle âlem, başta Çin olmak üzere uluslar arası uçuşlara kısıtlama getirirken biz Çin uçuşlarını en son kapatan ülke olduk. Virüsle mücadele için müteahhitleri koruma tedbirleri getirildi. Maske dağıtımını devlet yapacak, satışı yasak dendi, e-devlet kilitlendi, kimse alamadı. PTT ile evinize gelecek dendi, gelmedi. Eczaneler eliyle bedava dağıtılacak dendi türlü aksaklıklar çıktı. En son satışına izin verildi de millet rahat bir nefes aldı, maske ile ne kadar rahat alınabiliyorsa... 

Başlamasına iki saat kala ilk sokağa çıkma yasağı ilân edildi, insanlar panikle sokağa fırladı. Tatil günlerinde kısıtlama yapıldı, iş günlerinde serbestçe dolaşıldı. Turist çekmek için normalleşmeye geçildi, bulaşma vak’aları tavan yaptı. Vak’a sayıları gizlendi, halkın iyiliği için dendi. Aşılar için geçen yazdan beri ülkeler sipariş verdi, anlaşmalar yaptı, TÜVİK bu sipariş işinde kime nasıl kıyak geçeceğine karar veremediği için geç kaldı. Elli milyon-yüz milyon, bugün-yarın, yaza-bahara gelecek diyerek sürekli farklı bilgiler verildi. 

Turistlerin göreceği bütün Türklerin aşılanacağı bilgisi ile rahatladık doğrusu. Cem Yılmaz’ın meşhur sorusu geliyor akla tabii: “Peki, biz de turistleri görebilecek miyiz?” Ülkemize gelecek turistlerden PCR testi istemeyecekmişiz. Yeter ki gelsinler, biz Ramazan’da teravihleri de iptal ederiz, bayramda eve kapanırız, isterlerse bir süreliğine ülkeyi boşaltıp gidebiliriz, biz kimiz ki turistler yanında. ‘Gel, ne olursan ol’larla çağrılan her turist cebi dolu dollar’la gelse iyi olur, 128 milyar doları denkleştirmek gerekecek. 

Otel sahibi Kültür ve Turizm Bakanımız, turizmi canlandırmak adına, 17 Mayıs’ta günlük beş bin vak’a siparişi verdi. Göreyim seni TÜVİK, aslansın sen, ne yapar eder, bu sayıyı (y/t)utturursun...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/tuvik_542476

Hayrat Eve Sığar mı?

 

İ. Bülent Çelik Karikatürü

Hafta içi akşam saatlerinde başlayıp sabaha şafak vaktinde biten, dini ve milli bayramlarda devreye giren, yıl içinde haftasonları uygulanıp hafta içi çalışma saatlerinde yüzüne bakılmayan kısıtlama-kapanma-dışarı çıkma yasağı 17 gün boyunca tam uygulanmak üzere başladı. Yalnız kızlar, hadi erkekler derken cümbür cemaat ve bütün mahalle moduna geçildi yani.

Geçildi geçilmesine de, tam kapanma  denilen şeyden muaf tutulan kişiler 42 maddede sayıldı. Geçen sene, kapanmalar resmi olarak başlamadan önceki dönemlerde sokakta dolaşan kişi sayısı bile tam kapanma günlerinde olduğundan çok daha azdı. Evde kalması gerekenler listesi o kadar maddeden oluşmuyor, onları sayıp geri kalan herkes çıkabilir dense daha açıklayıcı olabilirdi. Nasreddin Hoca’nın meşhur türbe kapısı geliyor akıllara, duvarları olmayan türbeye dikilmiş kapı... Ne kadar etkili olur bilinmez, en azından “bakın, sert önlemler aldık” deyip turist toplamaya faydası olabilir. Dış siyasetteki başarıızlıklarımıza virüs vak’alarını da ekleyip bize kapıları kapatan, uçuşları yasaklatan pek çok ülke oldu zira.

Evet, insanların neredeyse yarısı dışarıda ise de, diğer yarısı evde. Evde tutulan yüzde elliyi bayram öncesi kara düşünceler kaplamıştır: dükkan kirası, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon faturaları, borç çekleri, eleman çalıştırıyorsa maaşları, kredisi, kredi kartı borçları nasıl ödenecek? Kapat demesi kolay da, taş mı yiyecek bu insanlar? Bugüne kadar virüsle mücadele kapsamında konut kredilerinin oranlarının düşürülmesi, esnafa kredi verilmesi, işsizlik sigortası fonlarının kullanılması gibi ultra etkili yöntemler kullanıldı. Hatta, esnafa “hazinemiz milletin emrinde” dendi ve İBAN numarası verilerek milletin ödeme emirleri beklendi. Bu desteklerin hiçbirini beğenmeyen kıskanç İMF, bütçesine oranla vatandaşına en az sosyal yardım yapan ülkeler arasında saydı bizi.

Salgının başladığı ilk günlerde tam kapanma çağrısı yapanlara terörist muamelesi yapanlar vardı. Onlara göre insanları sokaklara çağıran da darbe iması yapıyor, (her nasıl oluyorsa) evlerde kalınmasını isteyen de. Hükümetçe alınan her kararı istisnasız alkışladıkları için bu tam kapanma hakkında ne düşündüklerini de merak etmiyoruz doğrusu. Muhakkak kendilerince bir tevili vardır.

Şimdilerde, bütün muhaliflerin kapanma günlerinde Bodrum’a gittiğini zannedenler var. Onlara göre Türkiye’de fakirlik diye bir şey yok, sakın ekmek bulamadığınızı söylemeyin, “biraz onlara abartı gibi” geliyor. Ak tav-şanla şöhret kapılarının kendilerine açıldığı, “Ailece Harikalar Diyarında” dolaşan bu kişiler genellikle bir kaç farklı yerden yağlı ballı maaşlar alıyorlar. Sadece kendileri değil, aile fertlerinin hepsi cafcaflı makam ve mevkilerde dolaşıyor. Yirmili-otuzlu yaşlarda büyük büyük, uçan kaçan kurumların genel müdür yardımcılığına getirilenler var mesela. Genç işsizliğin tarihi zirvelerde dolaştığı bugünlerde şair Necip Fazıl gibi şunu dedirtiyorlar insana:

“Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir maaş

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa

Yaşasın, kefenleriyle mitinge gelen yalakaraborsa!”

Aldığı birden fazla maaşı yasal ve etik bulanlar var. Ne de olsa “tek maaşla geçineni etmeli takdir,
çok sayıda maaş alanın hakkı etiktir” diye bir şey var. Birileri de aldıkları maaşları hayır hasenat işlerine harcadıklarını söyledi. İnsan gerçekten “hayrat” ediyor demek ki. Hayat eve sığar derler ama hayratının boyutuna bakarak bu zevata hitaben “hayrat eve sığmaz” diyebiliriz. Allah, hepimize eve sığmayacak hayrat yapma fırsatı versin inşallah...

Ticarete bakanlık yapacağı yerde kendi ticaretine bakan kişiler, nüfus müdürlüklerini kullanarak yurtdışına kaçanlar, iktidar sahiplerine yakınlıkla elde ettiği nüfuzu kullanarak gayrımeşru işler çevirenler alabildiğine... Tekerlemesi bile var:

“Ampül yandı
Sinekleri çekti
Tombul keş
Lüks arabaya koş
On asgari ücrete bedel, arabanın bir tekeri
Pudraların şekeri
Hop mop

128 milyar dolar, oldu 159 altın top
Bundan başka oyun yok”

Bunlara başka oyun yok, değil mi vatandaş?

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/hayrat-eve-sigar-mi_541990

Kripthosuncuk

 


Ülke olarak “Banker Bilo” filmi içerisinde yaşıyormuşuz gibi bir hisse kapıldığınız oluyor mu? 1980 yapımı olan bu filmde, Maho (Şener Şen) çevresindekileri sürekli kandırıp dolandırmaktadır. Dolandırılanlar kendisine hesap sorduğunda önce olayı inkar eden Maho, yakayı sıyıramayacağını anlayınca “evet, yaptım ama sor bakalım, niye yaptım?” gibi itirafımsı bir ifade ve hemen akabinde uydurduğu başka bir yalanla durumu lehine döndürmeye çalışmaktadır. Tabi, Almanya’ya götürmek vaadi ile kandırdığı insanları kamyon kasasında dolaştırıp İstanbul’a getirmesi en unutulmaz bölümlerindendir.

Evveli ve ahiri merak edilen 128 milyar dolar ile ilgili sular durulmamışken, ülkede üst üste başka kayıp haberleri de geldi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sahiplendirmek maksadıyla hibe ettiği atlardan 100 tanesi kaybolmuş diyorlar. İktidar cenahının 128 milyar dolar meselesindeki davranışı ile açıklanacak olursa:

-Bütün atlar çiftlikte, hiçbirinin tek bir nalına bile zarar gelmedi.

-Evet, o güzel atlar, güzel nallara basarak gittiler ki, piyasa şartları içerisinde legal bir gidişti.

-Atların kıymaya dönüşmesi kaybolduğu anlamına gelmez.

-Ne atı, at diye bir şey hiç yoktu ki!

-At kadar taş düşsün başınıza!

Bazı belediyelerle resmi devlet kurumlarının ortak çalışmasıya, gri hizmet pasaportu verilen bazı kişiler, iş/eğitim gezisi bahnesiyle yurtdışına çıktıktan sonra kaybolmuş ve bir daha geri dönmemişler. Bu iş için belediyesine kamyon hibe edilen başkan, çevrede iş imkanı olmadığı için gençlere yardım ettiğini düşünüyormuş. İşsizlikten kıvranan gençlerin yurtdışına gitmekten başka bir çarelerinin olmadığını söylemek “evet, yaptım ama sor bakalım, niye yaptım?” itirafı için anlamlı olabilir ama dikkat etsin de Reis’inin kulağına gitmesin, ekmek için Avrupa’ya göçlerin tersine döndüğünü söyledi çünkü. (Göçler nasıl tersine döndüyse artık, Türkiye’den AB ülkelerine iltica başvuruları beş yılda yüzde 500 artmış. Sadece 2020’de 18 bin 145 insanımız AB ülkelerine iltica başvurusu yapmış.)

Thodex isimli, kripto para alım satımı yapılan bir site, piyasa değerinin %30 aşağısında kripto para satışı yaptıktan kısa bir süre sonra dükkanı kapatmış, sahibi yurtdışına kaçmış ve binlerce kişi hesaplarına erişememiş. Söylentiye göre 2 milyar dolar tutarında bir para buharlaşmış. Çiftlikbank vurgunu yapan çocuğa Tosuncuk lakabı takılmıştı, buna da Kripthosuncuk desek yeridir. Ünlü kişileri reklamlarında oynatmak, İçişleri ve Dışişleri bakanları ile çektirdiği resimlere bakılırsa, detaylı iç-dış yıkama-yağlama yaparak belli kesimlerin güvenini kazanmak gibi her nabza uygun şerbetler vererek işlerini büyüttüğü anlaşılıyor.

Şimdi, iki milyar dolar para ile sırra kadem bastığı söylenen kripthosuncuk, sorumluluğu üzerinden atmak için sizce ne demeli?

a.       “Bütün para kasada, tek bir kuruşuna bile dokunulmadı”

b.      “Para harcandı ama serbest piyasa şartları çerçevesinde yasal bir satıştı”

c.       “O para aslında sizin yastıkların altında! Köftehorlar sizi, yastıklarınızın altına bakmadan saldırıyorsunuz bana... Altına dönüştü o para altına, haydi koşun yastık altına!”

d.      “O para hiç olmadı ki... Ne paralar sevdim, zaten yoktular... Böyle bir kriptografi görülmemiştir”

e.      “Bu bayrak inmez, ezanlar susmaz...”

f.        Hepsi. Hatta, Pazartesi gününden başlayarak sırayla her gün bir cümleyi söylemelidir.

Özel okul sahibinin Milli Eğitim Bakanı, otel sahibinin Turizm Bakanı olduğu ülkemizde tüccar kişi olan (eski)Ticaret Bakanı, kendi bakanlığına kendi şirketi vasıtasıyla dezenfektan satışı yapmış. Sessiz kalınarak meselenin geçiştirilemeyeceği anlaşılınca, bakanlık tarafından uygun fiyattan alım yapıldığı açıklaması yapılmış. Kar-zarar meselesinden önce bakanlığın, yapılan bu satışın kanun ve ahlaka uygun olup olmadığını araştırması gerekmiyor muydu? Sonra, piyasa değeri 100 lira olan şeyin 175 liraya satılmış olduğu bilgisi geldi ki, skandalı ikiye katladı.

Hal böyleyken...

Ülkenin memuru, belediye başkanı, bakanı türlü skandallara imza atarken, milleti, kısa yoldan, kolay ve kârlı kazançlar vaat ederek tokatlayan dünya çapında hırsızlarımız varken, Kültür ve Turizm Bakanlığı kasap Nusret ile ülkenin temsili konusunda anlaşmış. Nusret ki, tokatlarıyla meşhurdur. Korkarım, Milli Uzay Programı’mız açıklandığı sırada Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın “Programımız açıklandı, 'Biz de girmek isteriz' diyen diyene. 100 milyon dolar atın desem atacak ülke çok” sözlerini yanlış anlayacak ülkeler çıkabilir. “Maho gibi, doldurup bizi rokete döndürüp dolaştırdıktan sonra İstanbul’a atmayacağınız ne malum?” derlerse, bunun olmayacağına nasıl ikna ederiz, bilmem...

Link: 

128 Milyar Dolar Nerede?

 



Muhalefet tarafı ısrarla soruyor, 128 milyar dolar nerede? Atalet Momenti Hareketi ve Kuantum Partisi ise adına yakışır şekilde belirsizliklerle dolu cevaplar veriyor. Yaşıyor mu yoksa ölü mü olduğu belli olmayan ve hatta aynı anda her iki ihtimalin de doğru olduğu Schrödinger’in kedisi gibi bir şey galiba. Hatta, Heisenberg’in belirsizlik ilkesine de uyuyor; rezervlerin konumu bulunmaya çalışırlırken boyutu bilinemez, boyutunu tespit etmeye kalktığınızda konumu belirsiz olur.

Değişik zamanlarda verilen cevaplara bakıldığında, bu 128 milyar dolar; AMHKP genel başkanına göre kasada, grup başkanvekiline göre pandemi sürecinde millete dağıtıldı, Merkez Bankası Başkanı’na göre "Söz konusu döviz işlemleri, işlem platformları üzerinden o günkü piyasa koşulları ve fiyatları çerçevesinde gerçekleştirilmiştir" Türkçesi “sattık onları biz...” O parayla altın alındığını söyleyenler de oldu, hiçbir zaman o paranın olmadığını iddia edenler de... Anlaşılan, panikleyen iktidar bütün tuşlara aynı anda basarak durumu kurtarmaya çalışıyor.

Yahu, olay çok basit; kasada ise açın gösterin, dağıtıldı ise kime ne zaman ve nasıl dağıtıldı onu açıklayın, satıldı ise hangi şartlarda kime satıldı onu söyleyin, hepimiz rahat edelim. En kısa ve kesin olan yol “işte kasa, artık kimse konuşmasa” diyerek kasayı açma şıkkı şu ana kadar seçilmediğine göre o ihtimali eleyebiliriz. Pandemi sürecinde millete dağıtıldığını söyleyenler, işsizlik fonundan karşılanan ve millete verilen İBAN hesabında toplanan paraları göstermiş ve bakmışlar ki değil dolar, TL olarak bile aynı rakamı elde edemiyorlar, tweetlerini silmişler. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Anlaşılan Merkez Bankası, Necmettin Batırel’in meşhur “şaaak diye satarsın 10 milyar doları” sözleriyle anlattığı yöntemi takip edip satmış. Demokratik bir hukuk devletinde bu işlemler şeffaf olur, ihaleleri isteyen herkes takip edebilir.

Doların ne zaman ateşi yükselse halka hemen çağrı yapılıyor, “yastık altı bütün birikimlerinizi-dolarınızı bozun, oyunu bozun” deniliyor. Sağolsun, halk da her çağrıya olumlu cevap veriyor, hamasi kampanyalar tertip ediliyor. Bu durumda iki ihtimal var; ya çağrıya uyup dolar bozan halk, kampanyanın hemen akabinde tekrar dolara dönüyor, ki bu dönüş için sınır/eşik zaman ve mevduat değeri bilinmiyor. Ya da uyuyormuş gibi görünüp kendi bildiğini okuyor, adeta şöyle söylüyor:

“Maaşım değil, borcum dolarla

Ne arsa kaldı elde, ne de tarla

Gına geldi çağrınızdan, artık yeter la!

Bana ne ya, bozdurmam dolarımı”

Doları kısık ateşte tutmak için koca koca rezervler satılmışsa gariban vatandaşın birikimi zaten etki edecek seviyede değil demektir. Zaten vatandaş da, dolarla, faizle mücadele için fakir kardeşe yetki vermiştir. Faizi tek haneye indirme hedefi ile birlikte daha çok kişi faizle yüzgöz olacak ve faiz daha çok haneye uğrayacaktır. Öte yandan, vatandaştan istenen bütün yastık altı birikimlerini faizin işlediği yatırım araçlarına yönlendirmesi de faize karşı mücadele ile ne kadar bağdaşır, tartışılır.

Kimse Gücümüzü Pata-test Etmeye Kalkmasın!

Daha önce patates ve soğan başta olmak üzere pazar fiyatları el yakmaya başlayınca patates ve soğan satıcıları günah keçisi ilan edilmiş, depolara baskınlar düzenlenmiş ve inanmayacaksınız patates depolarında patates, soğan depolarında da soğan bulunmuştu. Depoculara hain, terörist gibi akla gelen bir sürü hakaretler edilmiş ve belediyeler vastasıyla tanzim satışlar düzenlenmişti. Bilin bakalım şimdi ne oldu? Patates ve soğan üreticileri her zaman bir önceki döneme bakarak ekim yapıyor. Yani, bir sene patates üretimi azsa, fiyatı yükselir. Bir sonraki sene patates eken çok olur, bu sefer de piyasada çok patates olduğundan fiyatı ucuzlar. Salgın hastalık gibi sebeplerle de ihraç sıkıntısı olmuşsa elde çok patates birikir. Üreticilerin elindeki patates ve soğanları satın alan devlet, bunları fakir vatandaşlara dağıtıyor. Devletin gücünü pata-test etmeye kalkışanlara en güzel cevap!

Her testte olduğu gibi bu pata-test işinde de 3 yanlış bir doğruyu götürüyor, ona göre... Dağıtım işi şova dönüştürülmeden ve yardım alanları rencide etmeden yapılamıyor mu? Yardıma muhtaç kişilerin çokluğu utanılacak bir şey değil midir? Ülkece ihtiyacımız olan patates, soğan veya her neyse, miktarı ölçülüp ona göre bir üretim planlaması yapılamıyor mu? Ne demişler, işini bilmeyen kasap, ne bıçak kor, ne masat...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/128-milyar-dolar-nerede_540975

Öne Çıkan Yayın

P(H)aramparça...

  Kitle iletişim araçlarının gelişmesi sayesinde, eski zamanlara kıyasla uzaklar artık daha yakın. Dünyanın öbür ucunda olup biten şeyleri...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: