Bu Blogda Ara

Arşiv

dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Barış Diploma’Sisi

Barış Diploma’Sisi
Bülent Çelik karikatürü

Kıymetli kardeşlerim,

Malumunuz olduğu üzere, “Türkiye k’Asrı” isimli yeni bir dönem başlattık. Bu dönemde sizi şaşırtacak pek çok yeniliğimiz olacak.

Öncelikle, herkesle barışmaya karar verdik. Herkesi ve her kesimi kucaklıyoruz. Bize oy veren de “oy, oy, oy...” deyip bizden yaka silken de bizim nazarımızda eşit vatandaşlardır. İnsanlara hizmet götürürken onları renklerine, tercihlerine göre ayırmadık.

Efendim, bazı yerlerin daha çok hizmet aldığı ve bazı yerlerin ise garip kaldığı söyleniyor, bu doğru mu?

Şöyle bir gerçek var ki, “merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez.” Daha çok hizmet alanlar, doğru tercih yaptılarsa, buna kim ne diyebilir ki? Tercihlerini yanlış yapanların garip kalması, mahzun kalması bizim suçumuz mu? Keşke onlar da hakikati görüp el ele verseler ve daha “eşit” hizmeti alabilselerdi. “Ba’de harab-ül Basra” oldu maalesef... Atalarımız, “zaman her şeyin ilacıdır” demişler. Zamanla doğru tercihler yapacaklarını umut ediyoruz. Yakın zamanda önlerinde açılacak fırsat penceresini değerlendirsinler, hak ettikleri payları alırlar, merak etmeyin.

Barışma derken sadece yurt içindeki bir kucaklamayı kastetmiyoruz tabii ki. Cihanşümul bir sulh sağlama noktasında, geçmişte kavgalı olduğumuz ülkelerle de yeni sayfalar açıyoruz. “Katil Prens” deyip kat-i mükaleme etmek olmaz. O prensle el sıkıştık biliyorsunuz. Darbe finansörleri ayağımıza geldi. Hatasını anlayanı affetmek büyüklüktür. Bir gece ansızın gelebileceğimizi söylediğimiz Yunanistan’a haber verip gündüz vakti gittik, güzelce sohbet ettik. Fena mı oldu? Değerli kardeşimiz Sisi ile de görüştük ve ilk fırsatta Ankara’ya beklediğimizi söyledik...

Daha önce kendisine “Darbeci Sisi” diyordunuz, yakınlaşma nasıl oldu acaba?

Evvela, şunu netleştirelim... Darbeci Sisi demedik. Ne dedik, “darbecisisi” dedik. Darbe bellidir, onu yapan kişi darbecidir. Bu darbe birilerinin kışkırtması ve teşviki ile yapılmışsa darbeci de birilerinin darbecisi olur. Biz, o kışkırtmayı yapanların da arkasındaki yapıları biliyoruz. Bu manada, “darbecisi” kelimesine bir “-si” eki daha ilave ediyoruz. Bizim tavrımız, bu kişilere olmuştur. Kuklaya bakmayıp kuklacıyı ve bu örnekte “kuklacıcı”yı görüyoruz.

Peki, kimdir efendim bu “kuklacı” ve “kuklacıcılar”? Onlara karşı şu anda aldığımız tedbirler ve tavırlar nelerdir?

Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Şimdi buradan açıkça söylemeye gerek yok. Atacağımız adımlar zamanı gelince görülecektir. Yahu, tam da barışmak, kucaklaşmak ve affetmekten bahsederken, şimdi sırası mı bu tedbirlerin?

Dış politikada duruşumuz net; bulanık suda balık avlanmaz, güneş balçıkla sıvanmaz, gözünü kapayan yalnızca kendine gece yapar. Bulutu bir kenara bırakıp, sisi dağıtıyoruz. Barış diplomasisi inşa ediyoruz. Daha önce, hak edene ağzının payını verirken, “diplomasi yok” diyerek bizi eleştirenler vardı. Şu anda diplomasinin en yüksek seviyesini uyguladığımızı gördükleri halde, yine beğenmeyip laflar edecekler.

Biz yine de doğru bildiğimiz yoldan şaşmayacağız. Hoş geldin, kardeşim Sisi, yaşasın barış diplomasisi!

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/baris-diploma-sisi_593762

Bir gece ansızın dönebiliriz

Bir gece ansızın dönebiliriz
Bir Gece Ansızın Dönebiliriz

İnsanlara yaranmak mümkün değil. Ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, tenkit edecek bir yönünü bulurlar. Milletin ağzı, afedersin, torba değil ki büzesin...

Geçenlerde gürültü yapan bir komşuyla ağız dalaşına girmiştik. Ne demiştik o günlerde: “Bir gece ansızın gelebiliriz!” Sen misin bunu diyen, diplomasi bilmemekle suçladılar, kahvehane ağzıyla konuştuğumuzu ve külhanbeyi edasıyla komşuluk ilişkilerini yürüttüğümüzü iddia ettiler.

Şimdi aynı komşuya ziyarete gittik, yine laf edenler var. Neymiş, o lafı söyledikten sonra nasıl yüzyüze bakabiliyormuşuz... Yahu, biz o lafı sokaktaki serserilere ve teröristlere demiş olamaz mıyız? Hem, komşu Miçotakis’lik yapsa bile, küslük olmaz.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her an her şey olabilir. Top yuvarlaktır, maç da doksan dakikadır. Biz, içinde bulunduğumuz dakika menftaatimize taalluk eden ne varsa onu söyleriz. O gün onu söylemek icap ediyorsa demek ki, söylemişizdir. Bugün istediğimiz kıvama gelmiş olmaları bizim suçumuz mu? Felaket tellallarımız istediği kadar dam üstündeki saksağanları işaret etsin, komşumuz “gel vize bazı bazı” diye el sallıyor. Bu el geri çevrilir mi hiç?

Vaktiyle bir Amerikan vatandaşını tutuklamıştık. ABD’ye “al papazı, ver papazı” dedik. Adamlardan ses çıkmadı. Sonradan öğrendik ki o adam papaz değil rahipmiş, hemen serbest bıraktık. Neden, çünkü bizim pazarlığımız papaz üzerindendi. Öyle de sözümüzün eriyizdir.

Sonra, bir Alman gazeteci vardı hapse attığımız. “Bu fakir görevde olduğu sürece bu Alman içeriden çıkmayacak” dedik. İsminin Deniz olduğunu öğrenince şaşırdık. Yahu, Deniz diye Alman olur mu? Alman olsa Denis falan olması gerekmez miydi? Üstelik soyadı da Yücel’miş. Onu da duyunca Türk olduğuna kanaat getirdik, hemen gönderdik memleketine. Alman olsa hayatta çıkamazdı, söyleyeyim.

Sisi gibi darbecinin olduğu sofraya oturmayız dedik, oturmadık. Adamı görmezden geldik, ülkesini kaale almadık. Duyduk ki nedamet getirmiş, illa görüşelim diye tutturuyor. O kadar sene geçti aradan, demokrasiyi falan öğrenmiştir herhalde. Küslüğü uzatmanın manası yok, birbirimize muhtacız sonuçta. El sıkıştık, dostluğu geliştireceğiz.

İsveç’in NATO üyeliğini onaylama hususunda çantada keklik olmadığımızı ve birtakım şartlarımız olduğunu söyledik. Geldiğimiz noktada, biz üyeliklerini onaylamış olsak da onlar şartları yerine getirmemiş olabilirler. Bu onların ayıbıdır, bizim değil.

Birleşik Arap Emirlikeri için darbe finansörü dedik. Adamlarda bir para var, öyle böyle değil. 2023 yılında dünyanın en zengin ailesi burayı yönetiyor, öyle düşünün. Yahu bizim de biraz başımız paraya sıkışmış, adamların yanına gidip konuşmamız kötü mü oldu şimdi?

Velhasıl, dışarıdaki ülkeler bizi çözdü, sözlerimize değil fiillerimize bakıyorlar. Ülke içi heyecanı diri tutmak için konuştuğumuzun farkındalar, fazla takılmıyorlar söylediklerimize. O yüzden o kadar rahat manevra yapabiliyoruz. Anlayacağınız, “bir gece ansızın dönebiliriz”

İsrail mesela, bulduğumuz her fırsatta onları kınıyoruz ve onlara laflar hazırladık. İsrail bizim için hiç hükmündedir, hiçliğe mahkûmdur. Ancak, siz boykot ederken onları sessizce, gemiler kalkar limanlarımızdan gizlice. Siz boykotunuzu yapın, biz de onlara mal satarak paralarını bitirmeye çalışalım.

Dedik ya, bir gece ansızın dönebiliriz diye... Buradan dönmek zorunda kalırsak açıklama hazır: “İsrail içliğe mahkûm dedik, o yüzden içliklerini biz yolladık”

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/bir-gece-ansizin-donebiliriz_591112

Cadde Cadde Büyüyen Bir Tepki Vardır...

Zeytindalı Caddesi

Son zamanlarda ne zaman hükümet yetkililerimiz bir konuda birileri ile söz dalaşına girse veya aramız herhangi bir devletle bozulsa-ki bu sıralar çokça örneği ile karşılaşıyoruz- hemen tepkisel hareketlerin cadde ve sokaklara taşmış olduğunu görüyoruz. Bir an heyecanlanıp, OHAL’in kalktığını mı düşündünüz yoksa? Üzülerek söyleyeyim ki, daha devam ediyor. İşin kolayını bulduk; elçilik, büyükelçilik ya da konsolosluklarının bulunduğu cadde-sokak adını değiştiriyoruz ve o ülkenin ânında nakavt olup bir daha iflah olmadığını görüyoruz. Ankara’daki büyükelçilik binasının önünden geçen cadde ve sokak isimleri değiştirilip “Medine Müdafii Caddesi, Fahreddin Paşa Sokağı” yapıldıktan sonra Birleşik Arap Emirlikleri’nin sesini duyan oldu mu? Ee, ne demişler: “men cadde, vecede!” ABD bile büyükelçiliğinin arkasındaki caddenin ismi Zeytin Dalı olarak değiştikten hemen sonra ilişkileri yumuşatmaya çalışmadı mı? Rehavete kapılıp hemen gevşemiyoruz tabi… Sayın Tillerson, gelirsın, adam gibi özür dilersın, o zaman biz de caddenin adını yumuşatmak için bir “yumuşak g” eklemeyi düşünürüz.

“ÇEKOSLOVAKYALILAŞTIRILAMAYABİLENLER SOKAĞI”

Geçtiğimiz günlerde, kırmızı halı ile ağırlamaktan vazgeçip kırmızı bültenle aramaya başladığımız PYD başkanı Salih Müslim’in Çekya’da göz altına alındığı bilgisi geldi. Ülke olarak, hemen bize teslim edilmesini istedik. Artık ne oldu, nasıl olduysa, iki gün içerisinde çıkarıldığı ilk mahkemede serbest bırakıldığını duyduk. Şimdi bize bu kazığı atan ülke bir sokak adı değişimini hak etmedi mi? Eski ismi Çekoslovakya olan, Slovakya ile yollarını ayırdıktan sonra Çek Cumhuriyeti’ne dönüşen ve en son da kendilerine Çekya demeye başlayan bir ülkenin zaten varoluşsal bir takım problemleri olduğu ve isimler konusunda kafasının karışık olduğu açıktır. O zaman, dilimize yapışmış meşhur tekerleme gibi “Çekoslovakyalılaştırılamayabilenler” ifadesini Çekya Büyükelçiliği önündeki sokağın ismi olarak değiştirmeyi teklif ediyorum.

ZEYTİN DALI ENFLASYONU

Serbest bırakılan Salih Müslim takip edilecek ve her gittiği ülkeden istenecekmiş. Vermezlerse, Zeytin Dalı ifadesini taşıyan sokak ve cadde isimlerinde enflasyon yaşayabiliriz. Birbirine yakın semtlerde olan elçilik ve konsolosluklar var. Böyle bir durumda hepsinin önü, arkası, sağı, solu “Zeytin Dalı” olabilir. Saklanan da ebe olur! Adres tarif ederken “Zeytin Dalı caddesinden gir, üç sokak ilerde Zeytin Dalı sokağı var, orayı geçtikten sonra sağdaki ikinci Zeytin Dalı sokağına sap” diyebiliriz ve bu en çok da bizim kafamızı karıştırabilir. En iyi çözüm, İstanbul’daki Zeytinburnu ilçesini bir KHK marifetiyle boşaltıp, bütün binalarını komple yıkıp, yabancı ülkelere ait bütün temsilcilik, konsolosluk, elçilik ve büyükelçilik binalarını burada toplamaktır. Tabii ilçenin adı da Zeytin Dalı olarak değiştirilir, böylece tek tek sokak cadde ismi ile uğraşmamış oluruz. Yedi düvelin tekmiline birden tokat gibi cevap olmaz mı?

“Dost arttırıp düşman azaltma” parolasıyla çıkılan yolda müttefik dediğimiz ülkeler gözümüzün içine baka baka düşmanımıza yardım ediyor, “birlikteyiz” dediğimiz ülkeler bölgesel çözüm toplantılarına Mihraç Ural’ları davet edip konuşturuyor, kırmızı bültenle aradığımız kişileri ellerinde olsa bile vermeyenler var, kimisi “Bakanlarınız gelmesin, kapıdan içeri sokmayız” diyor. “Hani dostlarımız?” diye sorduğumuzda “yalnızlığımızın değerli” olduğunu söylüyorlar. Evet, kardeşim, dış politikamızı iç siyasete dönük hesaplarla şekillendirdikçe, yalnızlığımıza değer vuran çok olacak gibi görünüyor…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/cadde-cadde-buyuyen-bir-tepki-vardir_455239

Yalpa-yalnızlık Bakanlığı

Yalpayalnızlık Bakanlığı

BBC haberine göre 75 yaşından büyük iki milyon kişinin yalnız yaşadığı, toplamda ise yaklaşık dokuz milyon kişinin yalnızlıktan etkilendiği İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı kuruluyor. Tam olarak nasıl işleyeceği açıklanmış değil. Bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşları ile işbirliği halinde olacağı söylendi.
En büyük futbol takımlarından Liverpool taraftarlarının maç skoruna bakmaksızın her maç sonunda takımı için “you will never walk alone/asla yalnız yürümeyeceksin” şarkısını söylediği ülkede oluyor bu. Hayır, ada ülkesi olduğunu biliyorduk da ıssız adaya dönüştüğü yeni resmiyete kavuştu. Adamlar zaten Avrupa Birliği’nden çıkıp ülkece yalnız kalmayı da seçmişlerdi.

Geleceğe dair yazılmış distopik kitaplardan hangisini daha çok okuyup yalnız kalmaya karar verdiklerini bilmiyorum:
1930’lu yıllarda İngiliz yazar Aldous Huxley tarafından yazılmış “Brave new world/Cesur Yeni Dünya” isimli kitapta insanların şişelerde seri bir şekilde üretildiği, doğumlarından itibaren bütün hayatlarının planlandığı, sanat, duygu ve düşüncenin olmadığı bir ortamda adeta birer robot haline getirildiği bir dünya anlatılır. Alfa, beta, gama, delta ve epsilon olmak üzere kendilerine yüklenen genetik özelliklere göre 5 tip insan üretilir. Belli bir yaşa gelen insanlar iğne vurularak öldürülür ve yakılır. Sürekli bir üretim ve tüketim vardır, sonsuz tüketim teşvik edilir. “Ending is better than mending” felsefesi ile hiçbir şey tamir edilmez, yenisi alınır. Din, inanç ve ahlâk gibi manevî değerler yoktur. “Soma” adı verilen bir uyuşturucu herkes tarafından kullanılır. Sistemin istikrarı için insanlar hiçbir zaman boş bırakılmaz ve yalnız dolaşmaları istenmez. Yalnız kalan insanların düşünme ve sorgulamaya başlaması riski vardır. Düşünmeye başlayan, hüzne giren herkese anında soma verilir.

Bir diğer İngiliz yazar George Orwell’ın “1984” adlı kitabında insanların her hareketinin Büyük Birader tarafından izlendiği, basın araçları sayesinde kitlelerin kontrol edildiği bir toplumdan bahseder. Burada “Sevgi Bakanlığı” vardır. İsminin sevgi olduğuna bakmayın, partiye aykırı düşünen kişilere uygulanan işkencelerden ve hainlere duyulacak nefretten sorumludur. Ülke sürekli savaş halindedir ve durmadan dost/düşman listeleri yeniden yazılmaktadır. Tarih bakanlığı parti çıkarlarına göre her gün tarihi ve arşivleri yeniden düzenler. Bolluk bakanlığı, insanları fakir tutmak için çalışır. Gizli/açık kameralarla, mikrofonlarla izlenen insanlar, diğer insanların kendilerini gammazlamasından da korkmaktadır.

Ülkemizde böyle bir bakanlığa ihtiyaç var mı bilmiyorum. Millî ve manevî değerler sebebiyle akrabalık ilişkilerinin daha ön planda olduğu, sosyal ilişkilerin daha güçlü olduğu söylenebilir. Ancak eski zamanlarımıza nazaran daha zayıf olduğu ve gün geçtikçe daha da zayıfladığı söylenebilir. Eskiden aileler kalabalık bir şekilde otururdu ve yaşı ilerlemiş olan büyüklerin bakımı daha kolay halledilebiliyordu.

Yalnızlık Bakanlığı ülkemizde kurulacak olursa önce işi devletimizi yalnızlıktan kurtarmak olmalı. Hangi gün, hangi ülke ile papaz olduğumuz, hangi ülke ile “al papazı ver papazı” takasına gireceğimiz belli değil. Kardeşim Esad, zalim Esed’e dönüşebiliyor. Bakıyorsunuz tarihi müttefikimiz dediğimiz Almanya, hemen bizi kıskanmaya başlamış. Avrupa Birliği’ne girme hedeflerimizi bırakın, kavga etmediğimiz Avrupa ülkesi kaldığını sanmıyorum. AB ilişkileri için bakanlık kurduk, ama bakanımız sanki ilişkilerimizin bozulması için uğraşıyor adeta. Biraz zaman geçince bizim o ülkelerle şahsî bir meselemizin olmadığını söyleyebiliyoruz. ABD ve Rusya ile olan münasebetlerimizde de sürekli iniş çıkış yaşanıyor. Bir gün Ortadoğu politikalarımızı ABD ile aynı eksende yürütmek istediğimizi söylüyoruz, ertesi gün onların ne dediklerinin umurumuzda olmadığını söylüyoruz. Suudi Arabistan ile ortak ordu kuruyoruz, çok geçmeden Suudiler bizi neredeyse terörist ilân edecek seviyeye geliyor. Ziyaret edebileceğimiz ülke kalmayınca pozisyonumuzun adı “değerli yalnızlık” olabiliyor.

Bu kadar yalpalayarak ilerletmeye çalıştığımız diplomasi ile ülkece düştüğümüz yalnızlıktan bizi kurtarmasını beklediğimiz bir bakanlık kurulacaksa bence adı “Yalpa-Yalnızlık Bakanlığı” olsun…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/yalpa-yalnizlik-bakanligi_451765

Ba(Si)ret

Basiret Bareti

2000’li yılların başlarından itibaren küresel ekonomide görülen bolluk pek çok ülkeyi etkiledi.

Büyük memleketlerden kaçan bol ve ucuz para gelişmekte olan ve az gelişmiş ekonomilere can simidi oldu. Ülkemiz de bundan nasibini alanlardan. 2001 krizi ile ağır yara almış olan bankacılık ve finans sektörü sıcak paranın etkisi ile atağa geçti. Sokaklarda tezgâhlar kuruldu, yoldan geçen vatandaşlara kredi kartı verildi hem de gelir durumlarına neredeyse hiç bakılmadan.

Bir üniversite öğrencisinin cüzdanında beş farklı bankanın kredi kartı olur mu? 2004 yılında, kampuslerde açtıkları standlarda bir banka kredi kartını alan öğrencilere bedava sinema bileti verdi, diğeri alış verişlerde kullanılmak üzere bedava puanlar dağıttı. Market alış verişlerinde ekmek bile alsanız üçe beşe bölüyorlardı. Bir başkası, hiç talepte bulunmadığımız ve başvurmadığımız halde, bilgilerimizi nereden ve nasıl aldığını söylemeden adımıza bir kart tertipleyip gönderiyordu.Bireysel bankacılık ürünleri teknolojik gelişmelerle daha da çeşitlendi, alımı kolaylaştırıldı. Her dünya görüşünden insanlara hitap etmek için “Geleneksel Ramazan kredisi” diye bir şey bile uydurdular. Uzun vadeli konut kredileri ekmek peynir gibi dağıtılmaya başlandı.

Kendilerine ait olmayan parayla vatandaşlar lüks tüketime yöneldi. Alış veriş merkezleri mantar gibi her yerde bitmeye başladı. Özellikle pahalı araçlar ve gayrımenkul alımları patlama yaptı. Tarım alanları ve ormanlık arazilere imar izinleri verildi, kentsel dönüşüm adıyla özellikle büyükşehirler şantiyelere döndü. Oksijen üreten ormanları giderek yok olan İstanbul nefes alamaz hale geldi, sesi de kısıldı ve “betone” oldu.

Bolluk zamanında borçla gelen lüks hayata eroine alışır gibi müptelâ olan vatandaş memnun, ama dengelerin aleyhine değişmesinden ise sürekli endişe ediyor. Uzun vadeli borçları bitmeden dalgalanma kabul edemez durumda. Hükümet de bu bağımlılığın farkında ve her seçimde vatandaşı ekonomik istikrarsızlıkla tehdit ediyor.

AB, ABD ve kısaca umum yedi düvel, gerek sermaye transferiyle, gerekse her platformda sahip çıkmak suretiyle AKP hükümetini desteklediğinde, başındakine “asrın lideri”, “dünya lideri” diyenler onun dünyayı dize getirdiğini iddia ediyorlardı. Ortadoğu’da yaprak trafiğini yönettiğini iddia edenler, oyun kurucu rolüyle komşu Suriye’deki yangına benzinle gitmişti. Cuma namazını Şam’da kılamadık, ama milyonlarca Suriyeli beş vakit namazını farklı şehirlerimizdeki muhtelif camilerde kılma imkânı buldu.

Diplomatik krizler yaşadığımız İsrail ile yıllar sonra ticaret hacmimizi beş katına çıkardığımız ortaya çıktı. Bir de baktık ki, aslında biz dost ülkelermişiz. Rus uçağını düşürdük, yaşanan krizin canımızı çok fena acıtacağı anlaşılınca özür dileyip ortak hareket etmeye başladık. Samimiyetimiz o kadar ilerledi ki bugünlerde bu işi huzur içerisinde yürütmek için “en s-400” anlaşması yapıyoruz. Emlak işlerinden alışkın olduğumuz kaporayı bile verdik. Ancak bunu “kaparo” diye duyurduk ki, olur da yarın Ruslarla anlaşamazsak “kaparo demedim, Kaparov dedim” diyebilelim. Kaparov Rus bir papazın ismi olabilir, malûm papaz alış verişleri çok revaçta.

Sözler vererek desteğini istediğimiz AB, gün gelip sözümüze uymadığımızı söyleyince bozuştuk, onları hemen “Haçlı birliği” ilân ettik. Seçim zamanlarında krizler üreterek iç siyasete malzeme üretmeye kalktık. Hamasi söylemlerimiz, yabancı ve özellikle İslâm düşmanı eğilimlerin AB ülkelerinde yükselmesinde pay sahibi oldu. Vizesiz Avrupa hayalimiz vardı, ABD ile vizesiz günler başlattık. Paramızla bize silâh vermeyen ABD, terörist addettiğimiz gruplara bedava silâh vermeye başladı.

San’at inceliği gerektiren politika ve özellikle dış politikayı durmadan çektiğimiz sıvalardan belli ki “Müteahhit Fikri” kafasıyla ve kaba inşaat işi yürütür gibi yapmaya çalışıyoruz. İnşaat işinde başında baret olmadan çalışmak çok risklidir. Diplomaside de biliyorsunuz, notalar çok önemli olduğu için barete bir de nota ekleyelim, “si” notasını meselâ… Ne oldu, “basiret”. Allah, duvarcı ustalarımıza ba(si)retli çalışmayı nasip etsin…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ba-si-ret_444559

Öne Çıkan Yayın

“Dez’enflasyon”

İbrahim Özdabak Karikatürü   “Enflasyona gel, yeni çıktı, deze çıktı, dez’enflasyonum var, deze...” -Taze mi enflasyonlarınız? “Geçen ...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: