Bu Blogda Ara

Arşiv

yerli ve milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerli ve milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yerli ve Milli Yapay Zekâ: Sull-e

 

Yerli ve Milli Yapay Zekâ: Sull-e

Gün geçmiyor ki, yeni bir yapay zekâ modeli çıkmasın. Şarkı, şiir yazanı mı dersiniz, gazete köşe yazısı çıkaranı mı tercih edersiniz, size kalmış. ChatGPT isimli yapay zeka ile sohbet edebiliyorsunuz. Aklınıza gelen her soruyu sorabilirsiniz. Tıptan avukatlığa, dilekçe yazmaktan bilgisayar programı için kod yazmaya kadar pek çok soruya cevap veriyor. Dil öğrenme modeli olarak geliştirildiği için çeviri yapmak için kullananlar da var, ödev konularını araştırmak için kendisinden faydalananlar da. Klasik arama motorlarının sonuçları onun yanında çok ilkel kalıyor. Denemek isteyenler için şimdilik ücretsiz olduğunu ve https://chat.openai.com adresinden ulaşılabildiğini hatırlatalım

Dall-e isimli model yazılı olarak anlattığınız şeyi resimlere dönüştürüyor. Değme sanatçılara taş çıkartacak kadar başarılı çalışmaları var. Bu modeli kullanabilmek için cüz’i bir ücret ödemek gerekiyor.

Microsoft, Vall-e isimli yeni bir yapay zekâ modelini tanıttı. Bir insanın konuşmasından 3 saniyelik bir kısmını dinlemesi, o sesi taklit edebilmesi için yeterli. Kendisine verilen bir metni, öğrendiği bir sesle, tonlamasına dikkat ederek okuyabiliyor. Yakında, sansasyonel olabilecek kayıtları ortaya çıkan meşhur kişiler “Vall-e de Bill-e de ben değilem, yapay zekâ taklidimi yapay!” diyebilir. Deep-fake ile bir videoda yer alan görüntüleri yapay sinir ağları kullanarak başkasına ait görüntülerle değiştirmek mümkün. Sesler de Vall-e’den gelirse, bir görüntünün gerçek olduğunu nasıl anlayacağız, bilemiyorum.

Yerli ve millî bir yapay zekâmız olsa, muhtemelen adı “Sull-e” olurdu. (Sull kelimesi ingilizce somurtmak, surat asmak anlamına geliyor. “Çatık kaş, hükümet dedikleri zat” mısrasını hatırlatıyor) Bir de okunuşu, “sallıyor” kelimesinin bazı yörelerimizde söylenme şekli olan “salliy” ile aynı. Vatandaşın hükümet işleriyle alakalı bütün sorularına cevap verme modeli olacak. Düşünsenize, işsizlik, büyüme veya enflasyon oranlarını mı merak ettiniz, Sull-e... Gelecekte neler yapacaksınız diye mi sordunuz, hemen Sull-e! Ne müthiş bir model... Bir kemik bir veri tabanına uygulamayı anlatırken “Allahumme salli’den geliyor adı” demeye de uygun, daha ne olsun?

Tahminimce, Sull-e uygulaması “C-Şark” programlama diliyle ve “Object Oriented/nesne yönelimli” bir yaklaşımla kodlanacaktır. İktidarımız nerede obje varsa oraya yönelmeyi pek sevmektedir zira. Object Oriented programlamada, dört temel kavram vardır: Abstraction/soyutlama, encapsulation/sarma, inheritence/kalıtım ve polymorphism/çok biçimlilik.

Object Oriented siyaset sınıfsal ayrımlara dayanmaktadır. Dini yapıya, etnik yapıya, gelir durumuna göre toplumu sınıflara ayırmak mümkündür. Hiçbir şey yapılamıyorsa onlar-bizler diye iki sınıf, varsayılan olarak tanımlı gelmektedir. Üst sınıflar soyutlanmış bir şekilde durur.

Her sınıfın kendisine has tanımlanmış özellikleri vardır. Bu özelliklerden umuma açık olanlar olduğu gibi, sadece o sınıf içerisinde olanların erişebildiği imtiyazlar olabilir. Access modifier/erişim değiştirici tabirlerle ifade edildiğinde “public” genel erişim, “private” ise sadece sınıf içi erişim anlamına gelir. Yağlı ballı maaşlar, makam-mevkiler ve ihaleler için genelde “private” AKses modifieri kullanılmaktadır.

Bir üst sınıfta tanımlanmış olan bütün özellikler, o sınıftan türetilmiş alt sınıflara da olduğu gibi geçer. Üst kademeden tutun, vali, kaymakama ve daha alt derecede yöneticilere kadar hepsinin aynı davranış kalıplarına sahip olduklarını görebilirsiniz. Liyakat arayışında bulunmadan bütün akrabalarını kurumda değişik mevkilere yerleştirme, makam odalarının tefrişindeki lüks ve gösteriş, kendine özel banyo ve tuvaletler, makam araçlarında tercih edilen pahalı araçlar gibi şatafat ve israfa katılım konusunda kalıtım özelliğinin doğru çalıştığı görülebilir.

Dün, bir üst perdeden söylediği sözü bugün değiştirme, farklı ortam veya zamanda işine geldiği gibi kendi özelliklerini ve sözlerini eğip bükebilme özelliği de çok biçimliliğe örnektir.

Bir sınıftan bir nesne oluşturulacağı zaman Constructor/İnşa edici, inşaatçı metotlar devreye girer. Daha da uzatmaya gerek yok, Sull-e uygulamasını geliştirmek için daha uygun araç, platform ve yaklaşım tavsiye edebilecekler için tekliflere hazır olduğumuzu belirtmek isterim.

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/yerli-ve-milli-yapay-zeka-sull-e_576299

Yerli ve Milli Neuralink: AKlink


Yerli ve milli neuralink
Tesla gibi çarpıcı, SpaceX gibi ayakları yere basan fikirleri ve onları hayata geçirmesi ile tanınan Elon Musk, Neuralink isimli şirketinin projeleri ile yine gündemde.
Neuralink şirketi, insan beynine yerleştireceği elektronik bir cihaz sayesinde, beyinden bilgisayara kablosuz bir şekilde veri aktarımı yapmayı planlıyor. (Bu yazı yazılırken, hayvan beyinleri üzerinde yaptıkları deneylerin başarılı geçtiği bilgisi vardı, insan beyni üzerinde yaptıkları çalışmaları anlatmaları beklenen sunum henüz yapılmamıştı.)

Neuralink projesi ne getirir, ne götürür tartışılabilir. Özellikle felç gibi kalıcı hasarı olan insanlar için düşünce yoluyla bilgisayara, robotlara veya belki de protez organlara komut iletmek ve o komutları işletmek mümkün olabilecek diyorlar. Heyecan verici bir gelişme olmakla beraber, akla gelen çok soru var; ilki klâsikleşmiş bir soru: “Zeki Müren de bizi görecek mi?” Yani beyinlerimiz de yapay zekâ tarafından işlenebilecek mi? Yerli ve millî yapay zekâmız için “ZekAi” denmesini önceki yazılarımdan birinde teklif etmiştim. Hatırlatma için: Buradaki “Zek” zekâ kelimesinden, “Ai” ise yapay zekâ anlamındaki İngilizce “Artificial Intelligence” tabirinin kısaltmasından geliyor. Bu vesileyle ilk sorumuzu da “Zekai Tunca da bizi görebilecek mi?” şeklinde değiştirsek daha iyi olur sanırım...

Konuyu dağıtmadan sorulara devam edersek: Beyinler okunabilecekse, bunun kanunî ve ahlâkî sınırları nasıl belirlenecek? Belirlenen sınırların aşılıp aşılmadığı nasıl denetlenecek? İnsan beyinlerine haberleri olmadan veri-komut yüklenebilecek mi? Kötü niyetli kişiler beyinlerimizi “hack”layabilecek mi? Hack’leyen insanlara “Hackmelettin İnsanoğlu” mu diyeceğiz? Matrix filminde olduğu gibi hiç bilmediğimiz yabancı dilleri, hadron çarpıştırıcısı, uzay roketi, helikopter veya uçak gibi karmaşık aletlerin kullanım bilgilerini ya da Uzak Doğu’nun yakın dövüş sanatları gibi normal yollardan öğrenilmesi aylar hatta yıllar alabilecek konuları bir çip vasıtasıyla kısa bir veri aktarımı yaparak öğrenebilmemiz mümkün olabilecek mi? Alnımızda bilgilerden oluşan bir çelenkle Neuralink’e can atan gençler mi olacağız? Alnımızdaki bilgi çelengi bir yazılım olacaksa buna “alın yazılım” mı diyeceğiz? Velhasıl soru çok, proje ile ilgili detaylar ortaya çıktıkça daha çok soru da gündeme gelecektir, şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim.

AKlink

Elin oğlu Elon Musk beyinlere çip takacak denince takdir ediyorsunuz, ama benzer bir projenin Türkiye’de olduğunu hatta yıllardan beridir uygulanageldiğini söylesem, ne dersiniz? Şimdi sıkı durun: NeÇip iktidarımız ve ona tabi olan yayın organları, insanların zihinlerini okuyabiliyorlar! Hem de, çip-mip gibi herhangi bir elektronik ya da mekanik aksam kullanmadan bunu yapabiliyorlar. Dahasını söyleyeyim, Elon Musk veya benzerlerinin ancak alet kullanarak elde edebildiği zihin bilgisi, içinde bulunulan zamanla sınırlı olacakken, bizimkiler gelecekte oluşabilecek düşünceleri bile okuyabiliyorlar! Meselâ müze halindeki Ayasofya’yı camiye çevirirken, muhalefetin ne dediğini dinlemeden başladılar “muhalefet istemiyor, bunlar din düşmanı” demeye. Muhalefet partilerinin büyüğü “Ayasofya’yı açmak için ne bekliyorsunuz, Meclis’e getirin onaylayalım” dediği halde meğerse akıllarından geçen başkaymış. Hatta başka bir muhalefet partisi Ayasofya’nın açılışını Meclis gündemine taşısa da asıl niyetin farklı olduğu anlaşılmış ve iktidar koalisyonundaki partilerin oylarıyla önerge reddedilmişti.

ABD başkanlık seçimi adaylarından Joe Biden’in sekiz ay önce verdiği röportajda Türkiye hakkında ileri geri konuşması konusunda da muhalefet tarafı tepkilerini dile getirdiği halde, bi’ de ne görelim, iktidar ve yandaşları muhalefetin harbiden Biden yanlısı olduğunu ifşa etti! Yine, dünyadaki dengeleri sarsan, ülkemizin eksen eğimini değiştiren Karadeniz doğal-gazı müjdesinin muhalefet tarafındaki izdüşümleri için “sevinmediler, sevinemediler” başlıkları atıldı, hem de daha onlar fikirlerini beyan etmeden.

İşte bunlar hep Neuralink’in yerli ve millî modeli olan “AKlink” sayesinde mümkün olabiliyor.
Buradan muhalefet partilerine sesleniyorum, Aklink vasıtasıyla beyniniz okunuyor, o yüzden yaptığınız ve yapacağınız hiçbir açıklamanın bir hükmü yok. Kendinizi ve bizi boş yere yormayın, Aklink’inizi başınıza toplayın...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/yerli-ve-milli-neuralink-aklink_527201

DARK'ın Yerli ve Milli Alternatifleri: GARK, ŞARK...


DARK'ın yerli ve milli alternatifleri
Umut Sarıkaya karikatürü
Sosyal medyanın tamamen kaldırılması ve sonra kontrol altına alınması mevzuları tartışılırken parti yöneticileri arasında Dark dizisi atışması geçti. Biz de merak ettik, nedir bu Dark diye...
Efendim, bizi her alanda kıskanan Almanların çektiği bir diziymiş. “Cüney Darkın” filmlerini kıskandıkları isminden belli olan bu dizide bir tane nükleer santral var, buradaki radyoaktif elementlerden karanlık madde elde ediliyor. “Geçit” dedikleri solucan deliklerini kullanarak zaman yolculukları yapan tarikatvari bir topluluk var. Zaman yolcularına “reisender” diyorlar. 33 yılda bir tekrarlanan döngüler sırasında geçmiş-gelecek zamanlar ve olaylar iç içe geçmiş oluyor, işler karışıyor. Zaman, kuantum mekaniği, din ve felsefe üzerine pek çok gönderme bulunuyor, Adam-Eva (Adem-Havva), Noah (Nuh) gibi karakterler var. Kısaca kafa karıştıran ve anlaması kolay olmayan bir yapım olmuş. Filmin sonu kuantum “ince”liklerine vâkıf kişilere “Adam kazandı” dedirtmiyor, onu söyleyeyim...

Almanlar kusura bakmasın, ama bizim memleketimizde bu senaryoya benzer ve ondan çok daha karmaşık filmler çekilebilir. Tamam, makine-kimya gibi alanlarda onlarla boy ölçüşemeyiz, ama öyle senaryo projelerimiz var ki Almanların korkulu rüyası havuz medyamıza “kudur Alman!” manşetleri attırır. İçinde 14 kişi olması gerekirken 42 kişinin indiği minibüs Hessen eyaletinde değil Esenyurt’ta görülmüştür meselâ...

Dark’ın yerli ve millî alternatiflerine bakacak olursak:

BARK: Ev-bark yapımında kullanılan beton, kullanım garantili ve hazine teminatlı ihalelerle karanlık maddeye dönüşür. Bu karanlık maddeyle yapılan ve bir karadeliğe dönüşen Yap-İşlet-Devret projeleri bütçeyi yutmaya başlar. Finansman problemini çözmek için memleketin geçmişte yapılan bütün yatırımların satılması yetmez, gelecekteki gelirlere de ipotek konulur. Beton denilen bu karanlık madde, restore edilen tarihî eserlere de zaman yolculuğu yaptırır. Binlerce yıllık tarihi olan kaleye beton basılınca feleği şaşar, tarihi bütün özelliklerini kaybeder ve Sünger Bob’a benzeyerek bir 21. yy karikatürü olur.

GARK: Batmak, boğulmak, gömülmek gibi anlamlara gelir. Henüz Almanya’daki gibi tamamlanmış ve karanlık madde oluşturacak kadar çalışmış bir nükleer santralimiz yoksa da, hidro elektrik santrallerimiz ve onların çalışması için gerekli barajlarımız var. Tam üç yıl önce temeli atılmış Çankırı’daki Devrez Kızlaryolu barajı kayboluşunu anlatabiliriz. Yer yarılır, koskoca baraj toprağa gömülür ve kimbilir hangi uzay zamana göç eder. Bu esnada, 12 bin yıllık tarihi olan Hasankeyf antik şehri bir başka barajın suları altında gömülür. Sen binlerce yıl, o kadar zalim, gaddar insanların tahribatlarından kendini koru, 2020 yılında seni betona ve suya gömsünler. Hani, evde dededen kalma antika bir eser, yoldan geçen eskiciye verilir de, onun değerini bilmeyen eskici ağırlığını tartıp karşılığında mandal verir ya, öyle bir şey çıkar ortaya.

HARK: Arapça, yakmak anlamına gelir. Otel veya ticarî başka bir yapı için arsa arayıp bulamayanlar, gözüne kestirdikleri bir ormanda, tesisleri için ihtiyaç duydukları alandaki ağaçları yakar. Uzay-mekânda açılan bu deliğin kapanması mümkün olmadığından bölge imara açılır. Bu senaryoda geçmişe dönmek asla mümkün değildir.

ÇARK: Her gün değişen ahval-i âlem karşısında, menfaatinin bekasını temin adına, anında sözünü ve duruşunu değiştirebilen, dün savunduğu fikirlere bugün çok rahat sırt çevirebilen, hakaretler yağdırdığı kişilerle bir çırpıda müttefik olabilecek kadar dost-düşman listelerini her an güncelleyen birini düşünün. Durmadan çark etmektedir ve kendisini müşkül durumlara sokan arşivlerin hatırlatılmasından rahatsız olur. George Orwell’in 1984 kitabındaki gibi geçmişi kontrol altına almak ister. Sadece kendi istediği geçmişi oluşturacak memurları harıl harıl çalışır, “unutulma hakkı” adı altında, geçmişinde görünmesini istemediği kayıtların erişimini kaldırır.

ŞARK: Zamanında, paralel evrenlere giden duble yolları inşa ederek zaman yolculuğu yapanlar, o yıllarda ve yollarda beraber yürüdükleri ekiple anlaşmazlık yaşamaya başlayınca, yolculukları için alternatif arayışına girerler. Cismen küçük, ama kendileri üzerindeki etkisi büyük olan “Aydınlık” maddeyi keşfetmeleriyle birlikte “Doğu” tarafına yönelirler. Aydınlık madde küçük olduğu için içlerine “derin çek”erek alırlar ve kurt-solucan deliğine girip yolculuk yaparlar.

FARK: 25 yıldır her seçimi kazanan bir grup, ilk defa 13 bin oy farkla kaybettikleri bir seçim sonucuyla şoka uğrar. Veri akışı anında kesilir, ama nafile... Schrödinger’in kutusuna benzeyen sandıklarda hiçbir şey olmamışsa bile kesin bir şey olmuştur. Seçimi yeniletmek suretiyle geçmişe yolculuk yapma denemesi ters teper. Döngüyü kırabildiğini gören seçmen, farkı 800 bin oya çıkarır...

PARK: Büyük şehirlerde yaşayan ve köyünü özleyen millet, bahçelerde yuvarlanarak geçmişe gitmeye çalışır, olaylar gelişir...


İlgili diğer yazılar:

Miskin Jonas Var Yârına, Koma Bugünü Yarına...

İETT, DARK dizisine ilham kaynağı oldu



Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/dark-in-yerli-ve-milli-alternatifleri-gark-sark_523977

Katar-akt


Katar-Akt

Altyapı projeleri halk için mi, yoksa rânât için mi diye, biz için için kendi aramızda tartışaduralım, elin yabancıları gelip yavaş yavaş onları satın alıyor. Bu arada rânât, rantlar manasında, “rant Arapça bir kelime olsaydı çoğulu rânât olurdu herhalde” diyerek benim uydurduğum bir kelime, boşuna sözlüklere bakmayın. 

Mesela, Çin Halk Cumhuriyeti’nden birileri altyapı projelerimize yatırımlar yapmaya başladı. Türkiye’de satın aldığı liman ve bankadan sonra şimdi de Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile çevre otoyolları işletmeciliğinin %51’ini almak istiyorlar. 3 milyar dolara mal olan bir köprünün yarısını 600 milyon civarında bir paraya almak da ayrı bir meziyet. Türiye’de “Çin-dar” bir nesil isteyen bir grup bunun için çok çalışıyor olmalı... 

Tabii, ülkemizde yabancı yatırımcı deyince en çok aklımıza gelen ülke Katar. Merkez Bankası verilerine göre 2002-2019 yılları arasında yaklaşık 2,7 milyar dolarlık yatırım yapmışlar. Ticaret Bakanımız ise Katarlıların Türkiye’de toplam 6,3 milyar dolar yatırımı olduğunu söyledi. Ağırlıklı olarak, finans, medya, savunma sanayii ve emlak alanlarında yaptıkları satınalmalar veya kurdukları ortaklıklar var. Katar ile akt edilen ortaklıklara kısaca “Katar-akt” diyebiliriz. Bazı Katar-akt örnekleri:

Katank-Palet: 50 milyon dolarımız olmadığı için tank-palet fabrikasına ortak oldular. Katar + tank birleşiminden “Katank” elde ediyoruz. 

Katarabzon: Trabzon’da son yıllarda çok sayıda arsa ve ev, başta Katar olmak üzere Arap ülkelerinden müşterilere satılıyor. Adeta bir “Arab-zone” olan şehrimizin adı, satışlar böyle devam ederse Katar + Arap + zone kelimelerinin birleşimiyle “Katarabzon”a dönüşebilir. 
KataRant: Katarlıların satın aldıkları gayrımenkullerin, satıştan sonra imar planlarının değişmesiyle elde ettikleri rant. Emsal değeri 2 olan bir arsa alıyorlar mesela, hop bakıyorsun anında planı değişiyor ve 4.28 oluyor. Yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa tam olarak nereye yapılacağı yakın zamana kadar tarafımızdan bilinmeyen Kanal İstanbul güzergahını nasıl tahmin etmişlerse, oradan da arsalar toplamışlar mesela. Yesari Asım Arsoy’un uşşak makamındaki bir şarkısından iktibasen: 

“O rantlı gözler hülyalı
Dolar bakışlar manalı
Güzergahtaki o arsalar
Meğer ezelden Katar'a satıldı”


K’ada’r: Kanal İstanbul projesi hayata geçer de kanal hafriyatlarıyla yapılacak adalardan biri Katarlılara satılırsa adaya verilebilecek bir isim.

Tuzlu su-az tuzlu su dengesi birbirini bulur denilerek birleşik kaplarla izah edilmeye çalışılan Kanal İstanbul, başlı başına çok tuzlu bir proje olduğundan hayata geçer mi geçmez mi bilmiyoruz. Arap ülkelerinin televizyonlarında kanal evlerinin reklamları dönüyormuş. Tuzlu proje problemi Birleşik Araplar formülü ile çözülemezse ve tartışmaları da iktidarı yıpratacak olursa, her an Katar Emiri’ne hitaben “ananı da al git!” söylemini duyabiliriz. Ben, birilerine kanal sözü verip arsalar satmış olsam hiç öyle pahalı ve netameli kanal işine girmem. Çürük yumurta kokusu etrafı sarar diyorlar, depremde tehlikeli olur diyorlar, yeraltı sularının tuzlanmasına sebep olur diyorlar velhasıl, bir sürü başka riskleri de sayarak “Kanal İstanbul yapılırsa geri kalan İstanbul olur mu?” diye endişe ediyorlar. Bana kalsa, sattığım arsaların içinden geçen ve devr-i daim yapan yapay bir ırmak yaparım, hem rantlarından ırmak akan yalancı bir cennetimiz olur hem de 40-50 dönüm gibi sınırlı bir alanda kalır. Gemi neym geçmez kapı önünden, rahat rahat otururlar. Alan memnun, satan memnun, vatandaş memnun...

Kataraba: Yerli ve milli araba üretme işimiz finansman darlığına düşerse eminim ki Katar o konuya da el atabilir. Bu durumda yerli ve milli arabamızın adını “Kataraba” yapabiliriz.
Katarlılara satılmazsa, yerli ve milli araba için isim tekliflerimden biri “Devrem” olur. Devrim arabalarının devamı olduğu hissini verdiği gibi, elektrikli motora da gönderme olur. Beğenmediyseniz, bizi kıskanan Almanların Volkswagen’i gibi (volks-halk/cumhur, wagen-araba) gibi “Cumhuraba” diyelim...




A-rabia


 
A-rabia

Sanayi Bakanı, yerli arabanın resimlerini birkaç kişiye göstermiş. Görenlerin tarifine göre arabanın tam dört kapısı ve dört tekeri varmış! Ayrıca, gördükleri resim 1/4 oranlıymış... Fesübhanallah! Dört rakamının bu derece tezahürünün bir anlamı olmalı! Bence, buna araba değil, “a-rabia” dense yeridir. A-rabiamızın rabiası şöyle olur herhalde: “tek motor, tek gaz, tek fren, tek şanzuman! Eyyy Alaman, halin duman!” (Buradaki “tek” ifadeleri arabanın elektrikli olduğuna gönderme olur. Eskiden Türkiye Elektrik Kurumu vardı, kısaca TEK derdik)
Yerli ve milli araba ile ilgili benim merak ettiğim hususlardan biri arka yazılar...  Birileri bunun için hazırlık yapıyor mu acaba? Arka yazı deyip geçmeyin, çok önemli... Aklıma şöyle örnekler geldi:  “Kapılma rüzgarıma hasta olursun, kıskanma perişan olursun…” ya da “Muhtaç mıyız arabada Alman’a, petrolde Arap’a? Yerli ürünümüz elektrikli araba!” Tekliflerimi beğenmediyseniz, Çiçek Abbas filmindeki Şakir ile Abbas’ın şoför atışmalarını düşünün...

AB-bas: AB Yolcusu Türkiye (yolcudur AB-bas, vizeyi kaldırsan durmaz), Schakir: Almanya

(AB-bas, AB-ı Hayat isimli kahveye girer...)
AB-bas: Selamun aleyküm AB milleti!
Kahvedekiler: Aleyküm selam.
AB-bas: Evet arkadaşlar, yerli arabamızı yapmışık. Bundan sonra AB’beyköy hattında Çiçek AB-bas’ın da arabaları satılacak! Herkese benden çay!
Schakir: Ben istemem!
AB-bas:  Peki, Schakir’e çay yok!
Schakir: Ne demek Schakir!? Sen bana nasıl Schakir dersin?
AB-bas: Ne diyem? Mesela, Mahmut mu diyem? Schakirr! (Mahmut Tuncer’in bugünlerde gündemde olan “mantık sizi A şehrinden B şehrine götürür, halay her yere” sözünü düşününce bir otomotiv devi olarak Mahmut ismi fena olmazmış aslında…Şener Şen’in filmlerinde genelde canlandırdığı tiplemenin adı Maho Ağa ve Banker Bilo filminde köylülerini kandırıp Almanya’ya götürmek üzere kamyona dolduran karakterin adı da Maho...)
Schakir: Schakir AB’i, dayı, ağa diyeceksin...
AB-bas: O günler bitti Schakir, artık ikimizin de arabası var, kardeşinim artk Schakirr!
Schakir: Vay anam benim! Kardeşim AB-bas'a bak be! Bu kaportayla şebeğe dönmüşsün! Güya beni taklit ediyor haa!
(Kahvedekilerden biri, tarafları atışmaya davet eder...)
Schakir: Aşıksan vur saza şoförsen bas gaza
AB-bas: Uyacaksın verdiğin söze, kalkacak bize vize
Schakir: Kriterlere uyana can feda, uymayana elveda!
AB-bas: Sen batan bi' güneş, ben yollarında çilekeş
Schakir: Demokrasi bir tramvaydır, binmesini bilmeli...
AB-bas:..son durağa gelmeden inmesini bilmeli!
Schakir: Arabam merso, yapamaz bana kimse terso
AB-bas: Adaylıksa çekerim, kaderimse gülerim
AB-bas: Vize istedim vermediler, sen fakirsin dediler
AB-bas: Mültecileri sınırı açana, derdi çekene sor
AB-bas: AB bir sudur, iç iç kudur
AB-bas: N’aaABerrrr Schakirr!

Düğün-ü Umumiyye

Cumuhurbaşkanlığı makamına 4 adet yeni Mercedes alınacak olması da a-rabia konseptinin en azından rabiası ile uyumlu. Kefeni ile yola çıktıklarını söyleyenler kefere arabalarından inmiyor maşallah. Ekonominin şu çalkantılı zamanlarında tasarruf edilmesi gerekirken “tasarruy” (saraylanma anlamında uydurduğum bir kelime) çalışmalarına son sürat devam edilirse, saray gibi arabalar almaya devam edilirse, Düyun-u Umumiyye’nin açılması yakındır (Mütedeyyin olduğunu söyleyenlerin iktidarında dindarlaşma anlamındaki değil, borçlanma anlamındaki tedeyyün artınca Borçlanma Genel Müdürlüğü kuruldu). Ve bu, düğün-ü umumiye denebilecek bir saray düğünü töreniyle ilan edilir. Saraydaki düğünü olunca, takı garantisi olur elbet, vatandaş ona göre kendini hazırlasın...


Öne Çıkan Yayın

Paketvekilleri

İbrahim Özdabak Karikatürü   Necip milletimizin “paketvekili” göreviyle şereflendirdiği bir grup insan olarak, ne iş yaptığımızın kamu nez...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: