Bu Blogda Ara

Arşiv

masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Feza NASA’lı

 

Bir Feza NASA'lı
Sefer Selvi Karikatürü


Evvel uzay-zaman içinde, kuantum mekaniği ile Samanyolu Galaksisi içinde, kediler Schrödinger kutularında meraktan ölür iken, hadronlar çarpışır iken... Pireler, birden bire, şimdi size saçma gelebilir ama ileride bir emeklilik fırsatı çıkabilir diye erkenden sigorta başlatmak için saç kesim eğitimi alıp berber olma yolunda ilerler iken, kadeveli fiyatları marketlerde tellallar değil hoparlörler çığırır iken, yapay zekâlar ortalıkta cirit atar iken, el elalemin uzay mekiğinde tıngır mıngır sallanır iken...

Memleketin birinde, vakit seçimlere yaklaşırken, o güne kadar yapılmamış bir işi başararak rakiplerine fark atmak isteyen birilerinin aklına fezaya çıkma fikri gelmiş. Hitaplarında dünyaya sert çıkışları ile bilinen bu birileri, “Aya önce sert iniş yapalım, ağırlığımızı hissettirelim, sonraki yıllarda yumuşak yumuşak ineriz” demiş ama o işlerin öyle kağıt üstünde planlandığı gibi kolay olmadığı hemen anlaşılmış. Bunlar, ileri seviyede teknik ve beceri isteyen projeler olduğu kadar maliyetleri de çıkılmak istenen yer kadar yüksekmiş.

“Ne yapalım, bir kere söylemiş bulunduk, ne yapıp edip o fezaya çıkmalıyız” demiş birisi. “Ay olması şart değil canım... En az 400 km yükseklikte yörüngede bir yer verin, huzur içinde bu iş çözülsün” diye de NASA’ya seslenmiş. Fezaya çıkmanın çarelerini düşünüp dururlarken, Musk’aları ile bilinen bir sihirbaz çıkagelmiş. “Siz bana bir gökkedisi verin, sihirli dokunuşumla onu bir fezaiye çevirir, kendisine roket ve kıyafet uydurur, fezaya bir şekilde onu gönderirim, siz yeter ki paradan haber verin hacı...” demiş. Teklif hoşlarına gitmiş gitmesine de “İyi de, kendi roketimizle, kendi imkânımızla çıkmadığımızda tepki görmez miyiz?” diye tereddütleri yok değilmiş hani. “İlahi, dert ettiğiniz şeye bak” demiş eli Musk’alı adam, “NASA var ya NASA, onun bile roketi yok, sana bana ne oluyor?”

Bayılmışlar milyonlarca akçeyi Musk’alıya. Kocaman bir balkabağını uzay mekiğine dönüştürmüş. Gökkedisi de, kafasında camdan bir fanus olan ışıltılı bir uzay kıyafeti olan astronot olmuş. “Ancaaak...” demiş Musk’alı, “Deney saati 13.00’ı gösterdiği anda sihir biter, adamınız yeryüzüne iner” Havası olmayan uzaya havalı gidiş için değer, vatandaşı sevindirmeye yeter diye düşünüp tamam demişler.  

Ülke olarak başlamışlar davullu zurnalı kutlamalara, halayları çekmişler. Gazeteler “Uzayı fethediyoruz”, “Ay akını başlıyor, ayağını denk al NASA!”, “Ayağına meteor taşı değmesin” manşetleriyle çıkmış. Roket aya kadar gitmese de “Kamer-a Haber” diye bir televizyon kanalı açmışlar. Günün 24 saati boyunca uzay seyahati ile ilgili yayın yapılıyormuş. Roketteki en uzun boylu astronot kim, cam kenarına kim oturdu gibi fevkalade ilmî tafsilat verilip seyircilerin feyiz alması sağlanıyormuş. Dövizle birlikte yükselen borcu arşa dayanan vatandaş da en çok astronotların yükselen burçlarını merak etmekteymiş zaten.  

Kamyon arkası yazıları gibi, roketin arkasına yazılacak yazılar için seyircilerden gelecek en iyi yazıların seçileceği ve kazananın hediye ile ödüllendirileceği yarışmalar da düzenlenmiş.  Birinciliği, “Yaklaşma UFO’lursun, geçme pişman olursun” gibi dosta güven, UFO’lara korku veren bir sloganın sahibine vermişler.

Bu seyahat için harcanan paraya yazık değil mi, bize ne kazandırdı diye soran kişilere hain, terörist, dış mihrakların maşası demiş ve susturmuşlar.

Onlar ermiş muradına, bizler inanalım propagandanın kerametine....

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/bir-feza-nasa-li_593534

Restorantiye

 

Restorantiye


Masal masal içinde, mesel masal içinde. Zamanların eskisinde, muhitlerin güzelinde, sayısı çok, görkemli masalar varmış bir retoranın içinde...

Alışveriş yapma, yemek hazırlama, bulaşık yıkama, temizlik yapma ve yemek servis hizmetlerini  yerine getirme gibi görevleri ifa etmek üzere seçilen zümre, işe restoranın duvarlarındaki yağlıboya tabloları ve vazolar gibi sanat eserlerini satmakla başlamış. Restoranın orta yerinde bulunan süs havuzu ve büyük mutfak tezgahı gibi demirbaşlar da satışlardan nasibini almış.

Satış işlemleri için kafilelerin biri giderken öteki geliyor, pazarlık atışmaları ve kahkahalar restoranı çınlatıyormuş. Bu arada, Şefgiller Zümresi’nin elinden yemekler düşmüyormuş. Adamlar durmadan yiyorlar ve etraflarında dolaşan yardakçılarını da bu imkanlardan mahrum etmiyorlarmış. Olan biteni gıpta ile seyreyleyen ahali “adamlar yiyor ama çalışıyor” diyormuş.

Ortaya daha çok masa atabilmek için restoranda buldukları bütün boşlukları değerlendiriyorlarmış. İyice daralan koridorlarda yürümek zorlaşmış. Taşıyıcı kolon olup olmadığına bakmaksızın, gözlerine kestirdikleri kolonları fiilen de kestirip yeni alanlar açmışlar. Restoranda rantiye alanlarını artırmak işin her köşeye adeta bir şantiye kurmuşlar. Restoranın adı oluvermiş Restorantiye...

Şef için, yanarlı dönerli ışıkları olan, kristallerle ve altın varaklarla donatılmış bir köşe yapmışlar. Bu köşe için yapılan masrafı çok bulanlarla dalga geçiyorlar “Bu köşe şefin değil ki, hepimizin” diyorlarmış. Yaz köşesi yetmemiş, benzer ihtişama sahip bir kış köşesi ve ortaya dev bir su şişesi de yaptırmışlar. Kendilerinin köşesi olduğunu zanneden halk, bu köşelere güvenlik tedbiri gerekçesiyle yaklaştırılmasa da uzaktan bakıp bakıp mutlu olurmuş.

En havadar ve manzarası güzel olan köşelerde özel localar yaptırmışlar. Masaların etrafında süslü kemerleri, yukarıdan aşağıya inen ışıl ışıl avizeleri ile göz kamaştıran bu localar için kasadan para çıkmadığını, girişimcilerin bu masrafları üstlendiğini iddia ediyorlarmış. Gelgelelim, o localarda oturma ücreti çok yüksekmiş, bu yüzden genellikle boş kalırmış masaları. Kimse gidip oturmasa bile, loca sahiplerine yüklü miktarlarda kira ödeniyormuş ve yıllarca bu ödeme katlanarak devam edecekmiş.

Şefgiller, ne yapsa tersini söylüyor ve ne söylese tersini yapıyormuş. İnsanlara, denize nazır batı tarafında terasta oturup boyoz yeme vaadi vermişler ama Restorantiye halkını beyaz torosları geri getirmekle tehdit ediyorlarmış. Herkes oturduğu yerde otursun ve haddini bilsinmiş. Yemeği ucuzlatma parolasıyla yola çıkmışlar ama garsonlara yemek fiyatının kat kat fazlasını bahşiş olarak vermeden yemek mümkün olmuyormuş.

Restorantiye’nin bakımı, yangın ve sel gibi afetlerden korunmak için kasada ayrılan parayı koridorlara yolluk döşemek için kullanmışlar. Bu yolluklar yere yapıştırıldığı için, yangın zamanında onları söndürmek için kullanmak imkansızmış. Üstelik bu yolluklarda naylon dokuma kullanıldığından, yangın zamanında kolay tutuşup söndürme faaliyetlerini sekteye uğratma riskleri de varmış.

Günün birinde, elektrik hatlarının yerde, açıktan geçtiği bir bölümde, kabloların birbiriyle teması sonucu kısa devre olmuş ve büyük bir yangın çıkmış. Masalar tutuşmuş, insanlar dumanlar altında kalmış. Yangın söndürmek için eline geçirdiği bardak-sürahiyi kapan, arabasında kullandığı yangın tüpünü kucaklayıp yangına müdahale etmeye çalışanları Şefgiller durdurmuş. Şefin talimatı olmadan kimseyi olay yerine sokmuyorlarmış. Dediklerine göre, yangın söndürme bahanesi ile koşturan insanlar, Restorantiye yönetimini aciz göstermek için bunu yapan hainlermiş.

Başka restoranlardan gelen tüplerin üzerine Restorantiye’nin amblemindeki R harfini basmak için tüpleri hemen devreye sokmamışlar. Acil durumlara müdahale ekibi, ellerinde bulunan yangın tüplerini, söndürmek için kullanmak yerine, yardıma gitmek isteyen gönüllülere fahiş fiyattan satmış ve bu işle övünüyormuş.

Kasada para bittiğinden, yemek yapmak için malzeme alamıyorlarmış. Dış restoranlardan yüklü paralarla sipariş geçip, durmadan borç hesabına yazdırıyorlarmış. Siparişi getiren garsonların giydiği “eSWAP”, yemeklerin başka bir restorandan taşındığının göstergesiymiş. Tatlı tatlı yemenin acı acı faturası ileride çıkacakmış ama o güne Allah Kerim’miş.

İşlerin böyle yürümemesi gerektiğini anlayan insanlar, altın masa etrafında birleşmişler. Kendi aralarındaki husumet ve anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp Restorantiye’yi kurtarmak için beraber çalışmışlar. Aynı anda, farklı kurumlardan 14 “mayış” birden alıp ona güvenen zümreye 14 mayış tokadı vurup “Yeter, söz milletindir!” demişler. Onlar ermiş muradına...

Link: 

BİM101 Gece Masalları

 

Bim101 Gece Masalları
Uykusuz dergisi kapak karikatürü

BİM varmış, 101 çokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, BİM’ler cirit atarken akça hamam içinde, eski zamanların birinde, uzak mı uzak bir diyar varmış bir eli Amerika’da ama aslında gönlü Çin’de...

Adına Aklaattin derler biri yaşarmış bu diyarda, Aklaattin’in de sinirli bir lambası varmış. Lamba o kadar sinirliymiş ki, bir kükrese karşısındaki muma dönermiş. Ahali, ülkede iyi giden işlerin kerametini “dostlarına güven, düşmanlarına korku” veren bu lambadan bilirmiş.

Günün birinde, ülkede işlerin hiç de yolunda gitmediği anlaşılmış. Ahalinin içine bir korku düşmüş, acaba lamba mı bozulmuş diye. Evirip çevirmişler fakat lambada bir değişiklik görememişler. En akla yatkın açıklamayı Aklaattin yapmış: Meğerse, o güne kadar, özene bezene lamba içinde saklayıp büyüttükleri BİM lambadan çıkmış ve bütün kötülüklere o sebep olmuş! Sıradan bir masalda, lambadan çıkan bir BİM üç dilek hakkı sunarken, bu BİM’in üç harfi varmış ve üç harfi de kendine saklıyormuş. Dilek dağıtmak bir yana, etrafa talimatlar yağdıran bu üç harfli, talimatlarına harfiyen uyulmasını istiyormuş.

Milletin aklı alır gibi değilmiş, binbir özenle büyütülen ülke nasıl bir BİM’e yenik düşüyormuş? Aklaattin başlamış anlatmaya: Önce “Ne istedin de vermedik a BİM?” diye sormuş BİM’e, ancak beklediği tepkiyi alamamış. Çok farklı suretlerde ortaya çıkıyormuş bu BİM, durmadan kılık değiştirse de özü aynıymış. 

Bolca İstifleme Marketi BİM’i şeklinde zuhur edip, vatandaşın en çok satın aldığı temel ihtiyaç maddelerini raflara dizmeyip depolarda saklıyor ve fiyatların yükselmesine sebep oluyormuş mesela...

Bütün İlimlerle Mücadele BİM’i, doktor ve mühendis gibi yetişmesi emek, zaman ve masraf gerektiren mesleklerdeki insanları hayata küstürüp başka ülkelere kaçmalarına neden oluyormuş. 

Bomba İmal Merkezi olan BİM, türlü çap ve ebatta bombalar imal edip, pimi çekilmiş bombalarını ülkenin çeşitli yerlerinde patlatıyor ve meydanlarda terör olayları meydana getiriyormuş.

Birleşik Muhalefet şeklinde yapılanan BİM, ülke vatandaşlarını kandırıp, devletin aleyhinde örgütlenmelerini istiyormuş. 

Basbayağı İnternasyonal Mafya BİM’i, yetmiş iki milletten mafya örgütlerini toplayıp toplayıp ülkeye getiriyormuş. Güpegündüz, sokak ortasında birbirleri ile hesaplaşan mafyalar, halka korku salıyormuş. 

Bölgesel İlişkilerde Mania çıkarma BİM’i, komşu ülkelerle ilişkileri bozmak için türlü fitne ve fesatlar çıkarıyormuş. Komşularla kanlı bıçaklı olmalarının sebebi tamamen buymuş. 

Daha da ileri giden bir Birleşmiş Milletler BİM’i, dünya ülkelerinin kendileri karşısında birleşmelerini sağlamış. 

Dünyanın BİM’den büyük olduğunu söyleyen Aklaattin, BİM’i alt edecek güçte olduklarını ifade etmiş. Çevresindekilere, sinirli lamba kendilerinde olduğu sürece korkmamaları gerektiğini telkin etmiş. Sinirli lamba, “Eyyyy BİM, sen kimsin ya!” diye köpürmüş ama sinir krizleri şovu, eskisi gibi seyirci çekmiyormuş. Cin şişeden çıkmış bir kere, insanlar lambanın olağanüstü bir gücü olmadığını yavaş yavaş idrak etmeye başlamış. Bir vatandaş şunu sormuş: “Ekonomiden adalete, güvenlikten dış ilişkilere kadar her işimiz bozulurken ve geleceğimize dair umutlar kaybolurken sen bostan korkuluğu gibi mi dikildin? Enflasyonu marketler artırıyor, gündemi muhalefet belirliyor, dış güçler paranı değersizleştiriyorsa, kusura bakma artık bir hükmün kalmadı. Haydi, sana güle güle...”

El birliğiyle lambayı uzaklaştırmışlar. Onlar ermiş muradına, biz kanmayalım lambaların kerametine... 

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/bim101-gece-masallari_574525

La Fon'dan Masallar

 

La Fon'dan Masallar

Bir varlık, bir yokluk, itibara gitmiş çokluk, saraya kavuşmuş Okluk...

Evvel zaman içinde, kalburüstü olduğu söylenen ekonomiye rağmen ithal edilen saman içinde... Bir pire, bir pireye “bre pire, gel beraber bir berber dükkânı açalım” demiş iken, KDV’ler TL iken, bu masalı ileride okuyacak olan torunların dedelerinin zamanında verilmiş olan müteahhit garantileri dolarla tıngır mıngır ödenmeye başlanmış iken...

Uzak mı uzak diyarların birinde, kendilerini dev aynasında gören bir ülke varmış. Durumlarının fevkalâde iyi olduğuna inanmışlar ya bir kere, zengin ülkelerin yaptığı gibi bir “varlık fonu” kurmaya karar vermişler. Ancak, gelişmiş ülkelerdeki gibi cari fazlası veren bir ticaretleri ve üretimleri olmadığı için, komşuları olan BİMbir gece masallarından, adı “La Fon” olan çakma bir fon temin etmişler.

Böylece La Fon’dan masallar devri başlamış. Vatandaşlara “öyle zenginsiniz ki, buzdolabı olmayan ev yok” diyorlarmış. Buzdolabının görünmeyen kısmı olan kapağının içindense hiç bahsetmiyorlarmış. Bir ara, dolabın içini doldurmak isteyen vatandaşlar için tanzim çadırları kurmuşlar. Haliyle, çadırların önünde uzun kuyruklar oluşmuş. Kuyruğa girmiş insanların görüntüsü karizmalarını bozmasın diye ona da varlık kuyruğu demişler.

Ülkede bir felâket yaşanmışsa, yardım bekleyen mağdurlara izbandut gibi “İBANdut” fırlatmışlar. Devletin o işler için kullanılan fonunda para mı yok diye soranlara hain, terörist etiketi yapıştırmışlar. “Sırası mı şimdi, birlik olma zamanıdır, siz size yetersiniz” deyip çıkmışlar aradan.

Sıva selleriyle her tarafa beton çalınır, çamlı ormanlar bölük bölük bölünürmüş. İstisnalarla imar planları delinir, Kiramen-Kâtibin’den hallerini böyle yazmaları istenirmiş. Dört bir yanı betona bulanmış bu ülkede cemre düşmezmiş. İkinci emre kadar taş düşermiş. Meselâ damadı eleştiren yurttaşların başına damat kadar taş düşer ve bir sonraki eleştiriye kadar düşmeye devam edermiş. Başlarına küçük taşların düşmesini isteyen kişilerin küçük şeyleri eleştirmesi gerekirmiş. 

Emir ve buyruklar, davul zurna eşliğinde, “med-yal”lar denilen tellâllar vasıtasıyla halka iletiliyormuş. Makbul bir Med-yal, aka aka dolmuş bir havuzdan sınırsızca yararlanırmış. Kabul görmeyenleri ise resmî ilânattan mahrum bırakılırmış. Habercileri kontrol eden RTEÜK (Reisin Tellâlları Üst Kurumu) namındaki kurum, hoşlanmadığı herkese bol bol ceza yazarmış.

RTEÜK, kaynaklarını kuruttuğu habercilerin ayakta kalabilmek için dışarıdan fon bulduklarını öğrenince küplere binmiş. Bunu da bahane eden yöneticiler, yalan haberlerle mücadele etmek adına bir kanun çıkarmaya koyulmuşlar. Kanunun adı “tez enformasyon kanunu” olacakmış. Yalan haberlere beş yıla kadar zindan cezası verilecek olan kanunun sloganı “kaynağı tek enformasyon, tez enformasyon, yok olsun dezenformasyon” şeklinde olacakmış.  

Halkın kafası karışmış tabiî, bir haberin kime göre, neye göre yalan olduğuna nasıl hükmedilecekmiş? Verileri tekelinde bir silâh gibi tutan devlet, “veri tabanı’casını” kullanarak, bizzat kendisi “veri TÜİKasti” yapıyormuş çünkü. İşsiz sayısı artarken işsizlik oranının düştüğü açıklanıyor, bütün fiyatlar katlanırken enflasyonun düştüğü ilân ediliyormuş. Hasta sayıları gizleniyor, afetlerde ölü sayıları az gösteriliyormuş. Hele, deprem şiddetini olduğundan düşük göstermenin mantığını kavramak zormuş. Yıllar boyu, Allah’ın her günü, emekliye zam müjdesini manşetten veren gazeteye kimse “bu neyin zammı, hani nerede?” diye sormuyormuş. 

Bütün dünya ülkelerinin vatandaşlarına bedava sağladığı bir hizmet için, milletin gözünün içine baka baka, “falanca ülkede 100 euro alıyorlar, biz parasız veriyoruz” diyen devlet görevlisine bu kanun uygulanacak mıymış? Ya da, aralarında sadece bir kaç gün geçen “uçağımız hiç yok”, “uçağımız var, ama bozuk” ve “komşulara istedikleri kadar uçak verebiliriz” gibi birbiri ile çelişen cümleleri kuranlara ne denecekmiş? Etkili dış polika sonucunda bölgede nüfuzunun arttığı söylenirken ülke nüfusunun göçlerle arttığını gören vatandaş, kimi kime şikâyet edecekmiş? Yine, bir kaç gün arayla verilen “göç yoktur”, “göç vardır, ama düzensiz değildir”, “duvar inşa edeceğiz, kimse giremez”, “kapıları açmayıp ne yapacaktık?” ve “o kadar da göç olmadı, yalan söylemeyin, şu kadar kayıtlı ve bu kadar da kayıt dışı göçmen geldi” açıklamalarının hangi birine inanacakmış? “Kayıt dışı verileri nereden biliyorsun, rakamı verebiliyorsan kaydetmişsin demektir...” demek isteyenler varmış, ama diyemiyorlarmış. 

Nasıl bitiriyorduk, tamam: Gökten “göç alma” düşmüş...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/la-fon-dan-masallar_548309

Bir Bekadır...


Gazete Duvar karikatürü
 

Son zamanlarda, Türkiye’deki kutuplaşmayı anlatan “Bir Başkadır” adlı dizi konuşuluyor. Dizide çizilen farklı kesimlerin, gerçek hayattaki temsilcilerini ne kadar gerçekçi yansıttığı tartışılır. Eleştirilecek çok yönü var ama bence en önemli mesajı, her kesimden insanın, öcüleştirdiği öteki ile aslında çok benzer davranışlarda bulunabildiğidir. Yalıda oturan elit kesim de, nihayetinde “avamın” seyrettiği filmleri takip edebiliyor, popülist tuzaklara düşmekten kendini kurtaramayabiliyor, facebook paylaşımında gördüğü bir bilgiyi sorgusuz doğru kabul edebiliyor, vesaire...

Toplumsal gerginlikten medet umarak siyasi alanda ülkeyi en çok kutuplaştıranların dilinde bir bekadır gidiyor... Dolar yükselse beka diyorlar, muhtar seçimlerini beka meselesi diye sunuyorlar. Yahu, çöpleri toplamak, evlere su getirmek gibi vazifeleri deruhte edecek belediye başkanı seçimlerini bile beka ile ilişkilendiriyorlar. Beka problemi için kritik belediye veya muhtar sayısı nedir, hangi sayının altına düşünce ülke komple elden gidecek bilmiyoruz. Gerçi, düşmesinin maazallah Kudüs ve Mekke’nin düşüşlerini de tetikleyeceği söylenen Esenyurt düştü mesela, bunun tam sonuçları hakkında da bir şey demediler. Taraftarları da demiyor ki “yahu 18 seneden fazladır memleketi siz yönetiyorsunuz ve sizden önce beka problemi yoktu. Gerçekten böyle bir tehlike şimdi varsa, bizi bu tehlikenin kıyısına getirmeyi nasıl başarabildiniz ve hangi yüzle bizden destek istiyorsunuz? Tehlike yoksa bizi kandırmaya utanmıyor musunuz?”

Ülkeyi koalisyonlardan kurtarmakla övünen, koalisyonlara giden yolları kapatmak için başka yerde benzeri olmayan bir hükümet sistemine geçenler, ittifak adı altında garip bir koalisyon kurdular. Kendilerinin tarifi ile cukka, curcuna ve çuval olmayan bir ittifak bu. Torba yasaları Meclis’ten kolayca geçirebilmek bu ittifakın alamet-i farikası oldu, işi büyütüp o torbayı çuvala dönüştürmeyiz mi demek istediler, anlayamadım. Torba torba üstüne geçirip, kanunlarla mütemadiyen oynayıp bozduklarından mıdır, her daim dillerinde bir hukuk reformu sözü dolaşıyor. Kaç reformdur düzeltilemeyen şey nedir acaba hukuk alanında? En son, yargının kimseden talimat almayacağını hatırlatanlar, yargıya, hiçbir talimata uymama konusunda gereğinin hemen yapılması talimatını verdiler. 12 Eylül askeri darbesinin kudretli paşası Kenan Evren de, darbenin hemen akabinde peşpeşe gelen idam kararları hakkında hakimlere baskı yapılıp yapılmadığını soran gazetecilere şunu demişti: “Şimdi biz hakimlere ‘bu adamları asmayın’ demedik. Asın da demedik... Peki ne dedik? Bir şekilde olayı halledin dedik. Şimdi bu yargıya müdahale etmekse etmişizdir netekim...”

Söyledikleri neredeyse herşeyin tersini yaptıkları halde tepede kalmayı başarabilmeleri, İngiliz kraliyet ailesinin hayatını anlatan “The Crown” dizisinde geçen şu cümleyi hatırlattı bana: “peri masalları ve gerçek hayat karşı karşıya gelince peri masalı hep kazanır” Peri masalı demişken de aklıma,  Mahsun Kırmızıgül’ün attığı “Masallarda prens prensesi öpünce uyanır. Oysa bizim milleti gelen öpüyor, giden öpüyor inadına kimse uyanmıyor” şeklindeki tweet’i geldi. Hazır masallardan söz açılmışken “Pembe Gözlüklü Bakan İle Kur” masalını da ben anlatayım bari:

Bir varsıl, birkaç yüzbin yoksul… Evvel zaman içinde, kalburüstünün saray içinde yaşadığı kadim bir dönemde, hayata pembe gözlüklerle bakan bir ekonomi bakanı varmış. Hasta düşmüş olan büyük ekonomisi için bir kaç paket yiyecek hazırlamış. Paketlerin bazısı çokomelliymiş, bazısında meyveli kekler varmış... Paketleri sepetine doldurmuş ve yola çıkmış.

Ormanın içinden geçen büyüme patikasını takip ederek büyük ekonominin evine varmış. Kendisinden önce eve gelip döviz rezervlerini ve ekonomiyi yemiş olan kur’u tanıyamamış. O güne kadar kur’a hiç bakmamış çünkü... “Büyük ekonomi, senin doların neden bu kadar büyük?” diye sormuş. “Senin daha iyi ihracat yapabilmen için” diye cevap vermiş kur. “Peki, senin Euro’n neden bu kadar kocaman?” “Yurtdışından yatırımcıları kolayca çekebilmen için” demiş kur. Dişlerinin büyüklüğü hakkında soru bile soramadan, birden sert yükselen kur bakanı da yemiş! Paradan para kazananlar ermiş muradına, kurlar çıkmış kerevetine...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/bir-bekadir_532588

Öne Çıkan Yayın

Doktor Nasıl Kalsın?

  İbrahim Özdabak Karikatürü Önceki yazımızda hastaların MHRS üzerinden randevu alma sıkıntılarından bahsettik. Sistemin yapısında probl...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: