Bu Blogda Ara

Arşiv

Genç Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genç Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kul Hakları Çınlasın!

Kul hakları çınlasın
İbrahim Özdabak Karikatürü

Fertlerin birbirlerine karşı olan hukukları, ahirette sorguya çekilirken insanları en çok terletecek hassas konulardandır. Bir kimsenin gıyabında, duyarsa hoşlanmayacağı şekilde konuşmak, velev ki, konuşulanın hiçbir kelimesi yalan olmasa bile, gıybet diye tanımlanmakta ve “Müslüman kardeşinin etini çiğ çiğ yemek” mesabesinde değerlendirilmektedir. “Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, gıybet de sevapları yer bitirir” mealinde bir hadis-i şerif de mevcuttur. Buradan, hakların büyüklüğüne bakılmadan, en küçük kişisel haklar da dahil olmak üzere hepsinin önemsendiğini anlıyoruz.

Kitle iletişim araçlarının tarihte hiç olmadığı kadar geliştiği günümüzde, bireysel olarak yenmiş bir kul hakkı bile toplumsal bir etkiye sahip olabilir. Duyulmasıyla birlikte o günah, işlemeyi hatırına bile getirmeyen kişilerin aklına düşebilir. Aklında olan, fakat henüz harekete geçmeyen kişiler onu işlemeye cesaret bulabilir. Dillerde ve akıllarda dolaşmasıyla kötülüğün, sıradanlaşıp yaygınlaşması ihtimali vardır. Nitekim, Kur’ân ayetlerinde, ölçü ve tartıda hile yapmayı neredeyse ticarî bir teamül hâline getirdiği için helâk olan Medyen kavminden defalarca bahsedilmektedir.

Tek tek fertlere karşı işlenen günahlar bu kadar önemliyse, kamu hukukuna taalluk eden hak yemelerin vebalinin, çarpan etkisiyle geometrik bir şekilde artacağı aşikârdır. Kamu kaynakları üzerinde tasarruf yetkisi olan kişilerin bu konuda çok daha dikkatli olması gerekir. Milleti ilgilendiren veya vatandaşların ödediği vergilerle maliyeti karşılanan işlerin ihalelerini objektif kriterlere göre değil, keyfî olarak kendi istediği kişi/kuruma vermek, suistimale girer ve kamusal kul haklarını ihlâldir.

Ortada fıtrî bir ihtiyaç veya makul bir planlama olmadığı hâlde, sırf kendine yakın olan bazı çevreleri taltif etmek adına projeler ihdas edip, projelerin ihalelerini o çevrelere vermek ise katmerli ihlâle girer. Hele ki, bu projeleri gerçek maliyetlerinin çok üzerinde fiyatlamak, ihaleyi verdiği kişinin finansman kefili olmak ve uzun yıllar boyu, rasyonel bir hesaba dayanmayan garanti kullanımların ücretini kamu adına taahhüt etmeye ne denir bilemiyorum. Kul hakkı bulutların üstüne çıkar. Hakkı Bulut gibi şarkı söyletir insanlara: “Göğe çıkmış arıyorum, kaptırdığım hakkımı…”

Sınav sorularını belli bir zümreye sınavdan önce vermek, mülakat denilen müesseseyi keyfî atamalar yapma aparatı olarak kullanmak, liyakat şartlarını karşılamayan çevresine ve yakınlarına makam, mevki ve maaşları dağıtmak, devlet işlerinde kullanılması gereken araç ve hizmetleri şahsî işleri için kullanmak… Para, menkul kıymet veya gayrımenkul yönetimi ile ilgili kritik kararlar-gelişmeler öncesi birilerine bunları haber verip, çalışarak elde edilmesi mümkün olmayan kazançlara zahmetsizce konmalarını sağlamak (insider trading)…

Daha başka örnekleri de sayılabilir ama kısaca, toplumsal kul haklarına taalluk eden pek çok konu var. Devlet işi için çalıştığı süre zarfında beytülmalden aldığı mumu kullanırken, şahsî mükâlemede bulunmayan, devletin mumunu söndürüp kendi mumunu yaktıktan sonra şahsî işlerine bakan Hz. Ömer’in (ra) halifelik yaptığı bir ümmetin temsilcileri olarak inşaallah yöneticilerimiz de aynı hassasiyetlere sahiptirler diye umut ediyoruz.

Yöneticiler, kendi bizzat yaptıkları kadar, alt kademelerde istihdam ettikleri kişilerin işlediklerinden de mesuldur. Vatandaşların toplu olarak haklarının ihlâl edildiği bir durum olursa bunu tespit etmek ve yapan kişi/kişileri kanun çerçevesinde cezalandırmakla mükelleftir. “Beni de kandırdılar, önce Rabbim, sonra milletim bizi affetsin” denilerek geçiştirilemez. Yolsuzluk yaptığı ortaya çıkan kişilerin “af talebini kabul etmek” (yeni ıstılahta istifalarını istemek) yeterli değildir. Kat’î surette olaya karışan, ihmal ve kusuru bulunan bütün kişilerin mahkemelerde yargılanması gerekir.

Büyük veri analizinin, mobil teknolojilerin, yazılımların, yapay zekâların, nano teknolojilerin geliştiği şu zamanda, keşke diyorum, kul haklarının ihlâl edildiğini anında tespit eden bir cihaz/uygulama geliştirilse de, sorumlu kişilere anlık bildirim ulaşsa… Adı “kulhaklık” olabilir böyle bir çözümün. İhlâl tespit anında sol kulakta bir çınlama ile bildirim gelse, güzel olmaz mıydı? Herkes hemen kendine çeki düzen verir, gözetmesi gereken işleri bir güzel denetlerdi.

Neyse, bu kadar prodüksiyon, masraf ve uğraşa gerek kalmadan, sadece adına vicdan denilen mekanizmanın sesine kulak verilse eminim pek çok müşkül hallolacaktır. Aksi takdirde ahirette tarifi zor müşküller içinde kalacaklardır.

Ne diyelim, dileriz ki etkili, yetkili ve sorumlu yöneticilerin vicdanı düzgün çalışsın, anında “kulhakları” çınlasın…

Link: Kul Hakları Çınlasın! | Genç Yorum (gencyorumdergisi.com)

Şükr-ist'ler...

 



Şükür, en basit anlamıyla, bütün nimetleri verene karşı yapılan teşekkürdür. Öncelikle her şeyi vereni düşünüp Ona minnettar olmak şükrün bir parçasıdır. Diğer bir parçası dil ile hamd sözlerini zikretmektir. Üçüncü bir tezahürü de ibadet etmek suretiyle şükrünü fiilen göstermektir. İbadetlerin en mühim olanlarından olan namaz, Fatiha Suresi ile başlar ve onun ilk ayeti “El-hamdu lillahi Rabbi’l-Âlemîn”dir.

El-hamd kelimesinin anlamından bahsederken Bediüzzaman, “…en kısa mânâsı, ilm-i nahiv ve beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur:

‘Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda ki, Allah denilir’” ifadelerini kullanır.

Bunun anlamı, her nerede ve ne zaman, kimden gelirse gelsin ve kime yapılmış olursa olsun, hamd ve medihlere Allah lâyıktır, o hamd ve medihler Cenab-ı Hakk’a aittir.

Buradan anlıyoruz ki, insanlar bilerek veya bilmeyerek farklı kişi, kurum veya nesnelere hamd etse de o hamdlerin adresi bellidir. Kendisine vâsıl olan nimetler için insanlara veya başka vesilelere teşekkür etmek ile o nimetlerin hakikî sahibini bilip ona şükretmek farklı şeylerdir. Aracılık edenlere gerektiğinde teşekkür edilebilir.

Müslüman, her hâl için Allah’a şükreder. Sadece nimetlere eriştiğinde değil, başına gelen musibetlerde de Allah’a sığınır ve şükreder. Belâ ve musibetin daha büyüğünden kendisini sakındırdığı için şükreder, o musibeti dünyada yaşayıp ahirete müteallik, ödenecek muhtemel bir hesaptan kurtulduğuna şükreder…

Şükür ve tevekkül gibi kavramların, zaman zaman sorumluluktan ve çabalamaktan kaçınmak isteyen tembel ruhlar tarafından yanlış anlaşıldığını veya suistimal edilip kullanıldığını görebiliriz. İmtihan gereği, bir haksızlığa uğrayıp tokat yiyen bir insanın, “Şükrediyorum” diyerek başka bir tokat atmayı aklından geçirmeyen adama öteki yüzünü de çevirip orayı da tokatlamasını istemesinin şükürle bir ilgisi olmasa gerek. Aynı şekilde, haksızca birini tokatlayan kişinin, tokat yiyenden kendisine karşılık vermemesini ve şükretmesini istemesi de şükür pratikleri ile uyumlu olmaz.

Başa gelen felâket ve musibetlerde, mutlak ve küllî irade Allah’a ait olduğundan ona isyan edilmez, şükredilir. Bildiğimiz veya bilmediğimiz pek çok hata ve günahımızın karşılığı olabilir, ahirette çekmektense dünyada aradan çıkaran kişi kârda olur. Günahı/hatası olmayan peygamberler de dünyada sıkıntılı hâller yaşamışlardır. İmtihan dünyasının cilvelerindendir ve ahirette onun karşılığını çok fazlasıyla alacaklarına itimadımız tamdır. Can ve aklımızı her türlü belâ, hastalık ve musibete karşı elimizden geldiği kadar korumak vazifemizdir, tedbirimizi alır ve gelen tehlikeden etkilenmemeye çalışırız. Şekvalarımızı Allah’a iletebiliriz. Musibetin kendisini, bizi zarara sokan kişiyi Allah’a şikâyet edebiliriz.

Son zamanlarda iyi giden işlerde, iyiliğin sebebini kendisinden bilen ve bütün olumlu sonuçları sahiplenen ama kötüye giden işlerde suçu kadere, kısmete yıkan, musibetlerin Allah’tan geldiğine işaret eden kişileri görebiliyoruz. Bazı patronlar, siyasîler, idareciler, işler iyi giderken çalışanlarına “Sizi oraya biz getirdik, biz olmazsak siz de olamazdınız” derken, durumlar kötüleştiğinde insanları şükre davet ediyorlar. Tamam, bu bir musibetse, bu musibetin gelmesinde sizin kötü yönetiminizi ve aldığınız yanlış kararları sorgulamayalım mı? Siz kendi sorumluluklarınızın hesabını verin, biz şükrümüzü Allah’a yine edelim.

Bir işverene düşen, çalışanlarının hakkını ödemektir. “İhtiyacınızdan fazlasını infak etmeniz dinen daha münasiptir, biz de size sadece ölmeyecek kadar ücret ödeyelim” diyemez. İşçinin emeğinin karşılığı neyse onu verir, isteyen işçi onu infak edebilir. Yemeklerin kötü çıktığından şikâyet eden ve yiyemedikleri için aç kaldığını söyleyen öğrencilere, yurt idarecisi “Midenizin tamamını doldurmamak sünnettir, dolu mide sağlığa da zararlıdır” deyip işin içinden çıkamaz. Yurt yönetiminin görevi, düzgün yemek çıkarmaktır. Az veya çok yemek kişilerin kararıdır.

Kendisinden öncekilerin başlattığı sıkı ekonomik politikaların meyve vermeye başladığı zamanlarda yönetimi devralan, ucuz ve bol paranın dünyanın her yerini ihya ettiği küresel ekonomik ılık rüzgârı arkasına alırken, “Biz yaptık” diye övünen, herkesin refah seviyesini yükseltmekle övünen siyasî ve idareciler, rüzgâr hız kesip yer yer durduğu ve ekonomi irtifa kaybettiği anda insanları Allah’a yönlendiriyorlar.

Bolluk zamanında geleceği düşünüp akıllı yatırımlar yapılsa, kaynakların kullanımında israf ve suistimaller olmasa, hakkaniyetli ve adaletli davranılsa hiç darboğazlara girilmeyecekti. Bizim şükrümüz onlara karşı değil ve onlarla alâkalı da değil. Allah’a karşı olan vazifemize karışmayı bırakıp kendi vazifelerini neden yapmadıklarının hesabını verseler ne iyi olurdu!..

Bir de, siyasîlerin dümen suyuna giden meşhurların “Gerekirse soğan yeriz, simit neyimize yetmiyor, biraz aç kalsak ölmeyiz” minvalindeki açıklamaları millet tarafından pek hoş karşılanmıyor, onu söyleyeyim… Çok büyük ihtimalle, hayatının hiçbir döneminde o edebiyatını yaptıkları soğan ve simitle beslenme zorunluluğu yaşamayacak kişilerin bu beyanları, milletle alay etme gibi algılanıyor.

Hamd ve şükre düşkünlüklerinden değil de, insanların hassasiyetlerini kullanarak kendi kusur ve sorumluluklarını üzerinden atmak için insanları şükre davet eden şükür istismarcılarına kısaca “şükr-ist” denir. Evet, Rabbimiz bizden şükür ister ama şükr-ist’lerin istediği gibi değil…

Link: https://www.gencyorumdergisi.com/2022/02/sukr-istler/

Dış Göçler

 

Dış Göçler
Dış Göçler

Dünyayı değiştiren, teknolojik olarak çığır açan pek çok cihaz, uygulama veya teknolojik yöntemin hikâyesine baktığımızda, bir hayal olarak başladığını, imkânsızlıklar içerisinde mütevazı bir garajda geliştirildiğini görüyoruz. Ne güzel, değil mi? Elin oğlu hayal kurabiliyor, hayalini şekillendirip bir surete büründürüyor, yeni fikirlerle geliştiriyor ve bu fikrin somut ürününü ortaya çıkarabileceği bir ortamı bulabiliyor.

Nitelikli bir iş gördükleri zaman yatırımcılar, sahibine “Sen kimsin, nereden mezun oldun?” diye sormuyorlar. Hattâ, mezun olup olmadığını bile merak etmiyorlar. İşe bakarak sahibini, sahibine bakarak işi küçümsemek gelişmiş ülkelerin yaptığı bir şey değil gibi.

Bir gencin arkadaşlarıyla birlikte kullanmak için yazdığı kod veya özel bir problemine çözüm olarak geliştirdiği uygulamanın büyüyerek küresel ölçekte insanlığın kullanımına açılması meselesine imrenerek bakıyoruz ve “Bizde niye yok?” diye soruyoruz. Galiba, en büyük eksiğimiz garaj sayımızın(!) az olması. Garajı bırak, Anadolu’da pek çok gencin kendine ait bir odası bile yok. Salonda, televizyonun sürekli açık olduğu bir yerde, misafirlerin gelip gittiği ortamlarda ders çalışabilirse çalışıyor. Hele kışın soba ile ısınan evlerde soba tek bir yerde yakılıyor. Gelen giden fazla olmasa bile tek odada televizyon, bilgisayar ve ev ahalisinin günlük hayat koşuşturmacası yeterli bir gürültü sağlıyor.

En iyi üniversiteye gidebilmek için iyi bir ortaokula ve daha iyi bir liseye gitmesi lâzım. Özel ders, dersane, nitelikli eğitim materyali herkesin her zaman erişebildiği imkânlar arasında değil. “Ders ve ekipman takviyesi almadan sınavlara hazırlanayım” dersen, okul müfredatı ile sınavların içeriklerinin uyumlu olmaması problemi ile karşılaşırsın. Zorunlu eğitim lise sonuna kadar sürüyor ve geleceğini teminat altına almak isteyenler için iyi bir okul kazanmak dışında bir seçenek kalmıyor gibi. Aynı sınava giren kişi sayısı artınca rekabet artıyor ve maddî imkânları sebebiyle bazıları daha avantajlı biçimde yarışıyor.

İyi-kötü bir okul tutturunca dertler bitiyor mu peki? Maalesef bitmiyor ve yeni dertler başlıyor. Okul harcı, yurt-pansiyon kalma ücreti, evde kalacaksa ev kirası, faturalar (öğrenci olunca elektrik, su ve doğalgaz faturaları daha az gelmiyor, internet ve telefonda ise cüz’î bir indirim olabilir) mutfak masrafı, okula gidip gelmek için yol parası, giyim-kuşam, ders kitabı, defteri, fotokopisi ve diğer kırtasiye masrafları gibi Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde en altta bulunan ihtiyaçlarının tedariği kara kara düşündürüyor. Devletimizin onlarca kat artırmasıyla övündüğü, karşılıksız olarak verilmeyen ve eğitim sonunda ister iş bulsun ister bulmasın, öğrenciden tahsil edilecek öğrenim kredisi ise, sıkı durun 650 lira!

Yurt sayısı ihtiyacın çok altında olunca anında doluyor. Öğrenci tayfasının “yurt”dışı sevdası da malum, hemen kiralık ev aramaya başlıyorlar. İstanbul’da en düşük ev kiralarının asgari ücret seviyelerinde dolaştığını da söyleyelim. Parasıyla bile ev bulmak zor. Büyük şehirlerde kalacak yer bulamayan öğrenciler “Barınamıyoruz” hareketi başlatıp parklarda sabahladılar. Eğitim şartları ve okullarıyla ilgili bir durumu protesto etmek için gözaltına alınma riskini göze almaları lazım. Bu memlekete ne lâzımsa, devlet büyüklerimiz getiriyor nasıl olsa…

Şanslı gençler, iyi bir öğretim kadrosunun olduğu okullarda okuyabiliyor ama ihtiyaç-performans ve piyasa dinamikleri hesabı yapılmadan her yere açılmış okullarda iyi bir akademik kadro bulmak da zor. Zamanında okulu bitiremeyen öğrencileri bekleyen bir GSS problemi sürprizi var! Devlet, öğrenciye diyor ki, “Senin yaşın ilerledi, kendi sigortanı ödemelisin, babanın-annenin sağlık sigortasından yararlanamazsın!” Öğrenci “Param yok, nasıl ödeyeyim?” dediğinde babasının gelirlerini bölüştürüp ona da bir miktar düştüğünü hesaplıyorlar.

Isparta’nın İslamköy’ünde doğup büyüyen çoban bir çocuğun, kendi imkânlarıyla çalışarak Türkiye’nin en iyi okullarında mühendislik okuyabilmesi ve yetenekleri sayesinde bürokraside/siyasette yükselmesinin devri geçti. “Selam ve dua ile…” kalıbıyla bitecek bir mektupla referans isteme şansı olmayan gençler bilgi ve yetenekleri ile uyumlu bir memuriyet kadrosu elde edemiyor.

Ekonomik şartlar, özel sektörde iş bulmayı ve o işte kalıcı olmayı çok zorlaştırdı. “Aileme artık daha fazla yük olmayayım, GSS primleri ödemek zorunda kalmayayım, KYK kredilerini zamanında ödeyebileyim, erkenden sigortamı başlatayım da emeklilik işim zora girmesin” gibi endişelerin gölgesinde gençlerimiz, işsizliğin ve enflasyonun tavanlarda olduğu zamanlarda, bulabildiği ilk sigortalı maaşlı işe yapışmak istiyor. Aileden başlayarak, fikren hür olamadığı bir ortamda büyüyen, boynunda bu kadar ekonomik prangalar bulunan bir genç, hayallerindeki işi bulabilecek mi veya hayallerine odaklanabilecek mi?

Haydi diyelim, başkalarının yanında çalışmadan, kendi hayalindeki iş için araştırma ve geliştirme fırsatı buldu ve kendi çabasıyla bir ürün-fikir çıkardı ortaya. Bu fikri ya da ürünü hayata geçirmek, seri üretime başlamak için şartlar müsait mi? Şirket kurması lazım, sermaye lâzım, iş gücü olarak ekip kurması lâzım. Daha para kazanmaya başlamadan maliye yapışacak yakasına, önce vergilerini öde diyecek. “Kazanmadım ki, neyin vergisini ödeyeceğim?” dese bile kimseyi inandıramayacak, kendisine “Senin gibilerini çok gördük, azıcık para kazanmaya başladınız mı kaçacak veya vergi kaçıracaksınız, neme lazım, şimdiden ben alabileceğim parayı alayım da…” denecek.

Eskiden, gelecek kaygısı olmaması ile bilinen tıp doktorluğu bile kendisinden kaçılan bir meslek oldu. Devlet hastanelerinde haddinden çok fazla iş yükü altında çalışmak zorunda kalıyorlar ve can güvenliklerinden emin olamayan sağlık personeli var. İçinde bulunduğumuz günlerde, yurtdışında çalışmak için pek çok doktorun istifa edip gittiği haberleri var.

Geçmişten gelen sıkıntılar ve gelecek endişesi, maalesef zor şartlar altında tahsil alarak yetişmiş insanlarımızın yurtdışına göç etmesine sebep oluyor. Karşılaşılan her zorlukta ilk öne sürülen sebep olan “dış güçler”in neyi ne kadar etkilediğini bilemem ama bu “dış göçler” devam ederse ülke olarak her alanda bizi zor günlerin beklediğini söyleyebilirim.

Dış göçleri engellemenin ve tersine çevirmenin yolu ülkenin iklimini değiştirmekten geçiyor. Fikir ve konuşma hürriyeti tesis edilmeli ki, insanlar gördükleri yanlışlıkları eleştirebilsin ve onları düzeltme imkânı olan kişilere seslerini duyurabilsin. Yoksa, karşısında herkesin sustuğu kötülükler sıradanlaşır ve adalet sistemi felce uğrar. Ülke kaynaklarını belirli zümreler paylaşır ve garibanlar yiyecek ekmek bile bulmakta zorlanır. Hürriyetsizlik, ekmeksizliği netice verir. Geleceği müphem küçük bir ekmeğini kaybetmemek için hürriyetinden geçenlerin kulakları çınlasın!

Hürriyetin tesisinden sonra bütün işlerin hak ve adalet çerçevesi içinde işlediği hissettirilmelidir. Toplumsal statüsü ve maddî imkânı ne olursa olsun, gereği kadar çalışan herkesin iyi okullara ve güzel mevkilere gelebileceği liyakat ortamı oluşturulmalıdır. İmkânlar ölçüsünde başarılı öğrenciler burslarla teşvik edilmeli, vergi indirimleri gibi müşevviklerle iş dünyasının genç girişimcilere yatırım yapmasının önü açılmalıdır.

Karşılaştığı zorluk karşısında pes edip dışarıya kaçmak en ucuz kurtuluş olabilir ve kaçan kişi sadece kendini kurtarmış olur. Ülkesinde kalarak zor şartlar altında hürriyet, hak, adalet ve liyakat mücadelesini sürdürenlere selam olsun. Meyvelerini kendileri görmeseler bile sonraki nesillere eşsiz bir hediye bırakmış olacaklar. Bir şarkının dizelerinde geçtiği gibi “Şehre bir film gelecek, bir güzel orman olacak, iklim değişecek ve Akdeniz olacak, hadi gülümse!”

Link: https://www.gencyorumdergisi.com/2021/11/dis-gocler/

Sosyal Medyafe

 

Sosyal Medyafe
Sosyal Medyafe
Sosyal medya araçları gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu neredeyse. Nerelere gittiğimiz ve neler yaptığımız bilgilerini belgeleriyle paylaşıyoruz. Beğendiğimiz filmleri, kitapları, müzikleri takipçilerimizin bilgisine sunuyoruz. Tuttuğumuz takımı, desteklediğimiz politik görüşü, içinde bulunduğumuz halet-i ruhiyeyi ortalığa seriyoruz. Orhan Veli bugünü görse, “Neler paylaşmadık şu sosyal medyada; kimimiz birilerini/birşeyleri övdük, kimimiz nutuk söyledik” derdi herhalde…

Kullanıcı açısından bakılırsa; hür bir biçimde kendini ifade etme aracı, sesini geniş kesimlere duyurma fırsatı, ego tatmini, dünyadan haber alma vesilesi, tanıdık-tanımadık başka insanların hayatlarını kurcalamak için bir tecessüs aparatı, ilginç bilgiler için bir kaynak gibi çeşitli maksatlar için kullanılabilir. Reklam ve satış gibi faaliyetlerden maddî kazanç sağlayanlar bile var.

Belli bazı etik kurallar konulsa bile, nihayetinde, kuralların belirlenmesi ve nasıl işletileceğinin kararı platform sahiplerinin insafına kalmış. Tabiî ki, ticarî birer müessese oldukları için belli ahlâkî dengeleri ticarî kaygılarla gözetmek durumundalar. Ancak çok objektif olmamaları durumunda kullanıcıların yapabileceği bir şey yok. “Beğenmiyorsan kullanma, kimse seni zorlamıyor” derler adama.

Politik görüşünü desteklemedikleri ABD devlet başkanına bile kafa tutup gönderilerini silebiliyor ve hesaplarını askıya alabiliyorlar. Öte yandan, Hindistan gibi bir ülkede, iktidarın isteği üzerine muhalif bazı kişilerin özel yazışmalarını siyasî otoriteye vermekte bir beis görmeyebiliyorlar.

Sosyal medya platformlarında bir dönem çalışmış ve çeşitli sebeplerle oralardan ayrılmış bazı kişilerin anlatımlarına yer verilen The Social Dilemma/Sosyal İkilem isimli belgeselde bahsi geçen ve “gölge profil” denilen bir kavram dikkat çekiyor. Sosyal medya platformları, sizin için oluşturdukları gölge profilde, o platforma doğrudan vermediğiniz pek çok bilgiyi tutuyorlarmış. Nasıl elde ediyorlar bunu derseniz, öncelikle etkileşimde bulunduğunuz başka profillerden yararlanıyorlar ve internette dağınık bir şekilde sizinle ilgili olabilecek bütün verileri veri analitiği ile süzüyorlar. Kısaca veri madenciliği yapıyorlar.

Müzik, kitap, film tercihleri, siyasî yönelimler, profilin tanıyor olabileceği kişiler listesi, hangi bildirimleri gönderirlerse platform kullanma süresini uzatabileceklerini ve daha bir çok bilgiyi profile iliştiriyorlar. Zaman akışı denilen yerde listenizdeki arkadaşlarınızdan gelen hangi paylaşımları size sunmaları gerektiğini hesaplıyorlar. Listenizde binlerce kişi varsa onlardan gelen güncellemelerin bir şekilde süzülmesi ve mesela Facebook’un, hoşunuza gitmeyeceğini düşündüğü bir paylaşım veya haberi, âdeta mahalle bakkalı edasıyla “onu vermiyeyim abime” diyerek gizleyebildiği anlamına geliyor bu.

Gölge profil bilgilerini, kullanıcıya özel kişiselleştirilmiş reklamlar için kullanabiliyorlar ve bu durum pek çok kişinin rahatsız olmadığı, hatta hoşuna giden bir şey olabilir. Ancak, ücretini vermediği bir ürünü kullanırken, ürünün kendisi haline gelmiş olmaktan rahatsız olan bir çok kullanıcı da vardır. Amerikan başkanlık seçimi döneminde, siyasî rakipleri hakkında karalama amaçlı asılsız haberler hazırlayıp bir veri analiz firması (Cambridge Analytica) aracılığıyla sosyal medya kullanıcılarının önüne seren ve onları manipüle edenleri duymuşsunuzdur.

Kısaca, sosyal medya araçlarını yönetenler, bizim babamızın oğlu değil, verilerimizi toplayıp reklam verenlere satıyorlar, siyasî baskılara maruz kaldıklarında, güç sahipleri tarafından korkutulduklarında veya dostluk sebebiyle kullanıcılarının bilgilerini birileriyle paylaşıp paylaşmayacaklarının herhangi bir garantisi yok.

Kullanıcı bazlı risk faktölerine baktığımızda ise, bot denilen ve algoritmik bir şekilde kontrol edilen, kitleleri yönlendirmekte kullanılan sahte hesaplar ve troller gibi yalan haber yayma ve çarpıtma merkezlerinin faaliyetleri var. Koca koca profesörler ve kerli felli gazeteciler bile trollenebiliyorlar. Komik bir yalan haberi bilimsel bir gerçek gibi paylaşan bazı akademisyenler sosyal medyanın diline düştü yakın zamanlarda.

Sosyal medya mecralarının olumsuz etkilerinden sakınabilmek için, corona virüsüyle mücadele yöntemlerine benzer şekilde şu tedbirleri alabiliriz:

Sosyal Medyafe: Sosyal medyada sosyal mesafeyi gözetme manasında “sosyal medyafe” kurallarına uymak. Yüzyüze tanımadığınız kişileri arkadaşlık listenize eklememek veya takip etmemek. Hırlı mıdır, hırsız mıdır, takipçi kazanmak için şirinlik yapan biri midir, bilmediğiniz insanları ne kabul edeceksiniz Allah aşkına!

Dezenformektan Kullanımı: Sosyal medyafeye uyup çevrenizi güvendiğiniz insanlardan oluşturdunuz diyelim. Kişilere olan güveniniz, onlardan gelen bildirimlere kayıtsız ve şartsız bir güvene sebep olmamalı. Güvendiğiniz kişiler, sosyal medyafelerine sizin kadar dikkat ediyor mu? Ya onların listesine botlar veya troller girdiyse? Belki de doğruluğunu hiç sorgulamadan, onlar da güvendikleri birinde gördükleri bir şeyi paylaşmışlarsa? Topluma ve yasalara karşı sorumlu, güvenilir haber kaynakları tarafından teyit edilmeyen her habere karşı mesafeli davranmak ve hemen paylaşmamak gerekir.

Son olarak da maske kullanımına dikkat… Unutulmamalıdır ki, bazı insanlar sosyal medyada kendi isimleri ve kimlikleriyle var olmamanın verdiği hafiflikle, gerçek hayatta olduğundan farklı davranışlar sergileyebilir.

Link: https://www.gencyorumdergisi.com/2021/07/sosyal-medyafe/

P(H)aramparça...

 


Kitle iletişim araçlarının gelişmesi sayesinde, eski zamanlara kıyasla uzaklar artık daha yakın. Dünyanın öbür ucunda olup biten şeyleri saniyesi saniyesine takip edebilme imkanı geldi. Cebinde kamerası olan araçlarla isteyen herkes kendi hayatındaki ve çevresindeki gelişmeleri dünya ile paylaşabiliyor. Bunun yapılabileceği pek çok sosyal medya aracı mevcut.

Sosyal medya ortamında yapılan paylaşımlarda göze çarpan şöyle bir genel husus var: Herkes mutlu, herkes zengin, herkes kraliyet ailesine mensup gibi asil bir tavır takınmış, lüks arabalar, şatafat, debdebe alabildiğine… Televizyon ve internette gördüğü bu hayatları yaşamak isteyen gençler özeniyor tabi: Yalılarda geçen hayatlar, bitmeyen bir tatil ve eğlence…

Elindeki imkanlarla bu lüks hayatı yaşayamayacağını idrak eden gençlerden bazıları iyi bir tahsil ile güzel fırsatları yakalayacağını düşünebilir. Uzun süren, ortaokuluna, lisesine, üniversitesine girmek için bitmek bilmeyen sınav maratonlarından geçecek kadar meşakkatli ve masraflı bir eğitim süreci sonunda çok da hayat pratikleri ile uymayan ve kalitesi tartışmalı bir eğitim aldığını fark edene kadar… Bitmedi, ağır iş sınavları, mülakatlarda kaybetmeler, atama beklemeler, kadro peşinde koşturmalar… Hadi, kamu olmadı, özel sektörde şansını denemek isteyenler en az beş senelik tecrübe duvarı ile karşılaşıyorlar. Herkes tecrübe arıyorsa bu tecrübe nerede ve nasıl elde edilecek ki? İstediği gibi bir iş bulmasını geçtim, bulabildiği ya da çalışmaya razı olduğu işte en temel insanî ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücret alıp almayacağı belli değil. “Sigortası tam yatacak mı, fazla mesaiye kalacak mı, tamamlaması için kendisine verilen hedefler üzerinden baskı yiyecek mi, görev tanımı ile ilgisiz bir sürü başka iş kendisinden istenecek mi?” gibi pek çok soru var cevap bekleyen.

Bunun yanında, sınava girmeden veya girmişse soruları önceden temin etmişlerin en güzel kurumların en güzel makamlarına yerleştiğini görmek, sadece birilerinin yakını olduğu için mülakat sınavlarında kendisine torpil yapılanları duymak, belediye ve devlet ihalelerini en iyi rüşveti verenlerin aldığını haberlerde okumak kişilerde geleceğe dair umutları kırıyor. İyi bir mevkiye gelmenin ve yüksek hayat standartlarına yetecek maaşlar almanın çok çalışarak elde edilebilecek şeyler olmadığını anlayıp buna isyan edenler, ya çalışmalarının takdir göreceği ülkelere göç ediyor ya da en kısa yoldan para ve itibar kazanacakları işler peşinde koşuyor.

Düğünyevîleşme

İşi gücü bir şekilde yoluna koydu diyelim gencimiz, sıra geldi mi evlenmeye… Altın, çeyiz ve ev eşyaları, hadi diyelim evlenecek gençler kullanacağı için, onlara yapılan yatırım kayıp değil. Kıyafetler, hediyeler, ikramlar ve bahşişler gibi masraflar ele güne karşı birer gösteriş vasıtası. En mazbut insanların içinde bile konu düğün olunca en dünyevî endişelerle hareket edenleri görebiliyoruz maalesef. Söz konusu düğün olunca en dünyevî duyguları takınmaya “düğünyevîleşmek” diyebiliriz. Düğünyevî masraflar öyle çok olur ki şöyle düşünün: İki 14 Şubat, bir 28 Şubat eder ki, o da neredeyse 1000 ay sürecek taksitleri kredi kartına getiren “POS” modern bir darbe olarak maaşa yansır. Pos cihazlarını uzatan tezgahtarların şifreyi görmemek için “çevik bir” hareketle başlarını yana çevirmeleri bile ironiktir.

Kısaca, hayatının her devresinde gençler, bir şekilde kısa yoldan çok para kazanma arayışlarına sürüklenirler. Yapılan iş ne olursa olsun, kanuna ve ahlaka aykırı hareket edilerek çok para kazanılabilir. Allah’tan korkusu ve kuldan utanması olmayan herşeyi yapabilir. Sattığı süte su katmak, tereyağına patates ezmesi karıştırmak, inşaat yaparken malzemeden çalmak gibi. Bunların dışında, “legal” görünen ama “etik” olarak tartışmaya açık olan bahis oynama, arsa, borsa, coin gibi alternatifler maalesef gençler arasında oldukça yaygın. Etik olarak tartışmaya açık olması, sistemde birilerinin kazancının diğerlerinin kaybından oluşması sebebiyledir. 10 kişi para yatırır, sekizi kaybeder, ikisi kazanır ama sonuçta kasa hep kazanır.

Alınan emtianın haddizatında katma değer üretecek yapısal olarak bir değişim olmadığı halde spekülasyonla değer kazanması durumu vardır. Bir devlet başkanı veya iş adamının attığı tweet sebebiyle kazanılan değer, başka bir tweetle veya söylenti ile de pekala bir anda kaybedilebilir. Kârlı bir yatırım yaptığını düşünen kişiler üşüşür, araç balon gibi şişer ve zamanı gelince de patlar. Patlayan balonda kaybedenler, zararlarını telafi etmek için olmadık yöntemlere başvururlar, Allah korusun. Haram bir parça peşinde koşarken, paramparça olma tehlikesi var.

İşine hile-hurda karıştırmadan, kolayca para kazandıracak yöntem, yazılım, mobil uygulama veya teknolojinin imkanlarından faydalanarak en az emekle en çok parayı kazandıracak yeni bir araç geliştirme arzusunda bir beis yok. Yeter ki, “helâl ya da haram, yeter ki artsın param” denilerek haram yollara tevessül edilmesin. Kazanırken şunu düşünelim: param mı artıyor yoksa haram mı?

Link: https://www.gencyorumdergisi.com/2021/05/pharamparca/

Herkesin Sevap Sandığı...

 


Ufukta bir sandık görünüyor. Yaklaşan bu sandık açıldığında herkes kazanacak. Daha doğrusu, kazanmaya niyetlenen hiç kimse kaybetmeyecek. Sonucu şimdiden açıklıyorum: %100 “hayır” çıkacak.

Hayır, Anadolu Ajansı’nın, kazanmasını istediği adayın oylarını %70’lerde başlattığı, istemediği sonuç gelince veri akışını kestiği seçim sandığından bahsetmiyoruz. Bizimkisi, mübarek üç ayların gelişi ile başlayan nurlu mevsimde açılan sevap sandığı… Bu sandığın üstünde, içine sevapların atılabilmesi için bir bölmesi var. İbadetin gizlisi makbul olduğu için zarflar içerisinde atılıyor, ahirette açılıp sınıflandırılacak. Gizli oy, açık tasnif usulü… Normal zamanlarda sevaplar bire on oranıyla sandıkta değerlenirken, bu mevsimde harika kampanyalar var: Bazen bire 100, 700, 1000 ve hatta 10.000 kazanma fırsatı var. Bir gece ibadete karşılık 30.000 gün (yaklaşık seksen üç sene yapıyor) sevabı kazandıran büyük ikramiye Kadir Gecesi, herkese çıkabilir! Lafın gelişi değil yani, Ramazan’ın her gecesini Kadir gecesiymiş gibi ihya eden muhakkak kazanıyor. Ama “Bir Ramazan’da 83 yıllık sevabı buldum” diye rehavete kapılmak yok, iman biletini kaybeden maazallah elindeki her şeyi kaybediyor.

Günahlar cephesinde de TÜİK’in enflasyon hesabına benzer bir yöntem kullanılıyor, af paketleri kapsamında tövbe şartı ile pek çoğu silinebiliyor. İman affı değerlendirilebilir mesela. Hele Ramazan ayında şeytanlar zincire vuruluyor, bu da bir nevi şer akışının kesilmesi. Yahu, daha ne olsun… Bakın, burası çok önemli, en kötüyü geride bıraktık ve Şaban Ayı Recep’ten, Ramazan da Şaban’dan daha sevaplı geçebilir. (Recep Ayı içerisinde Regaib ve Mirac olmak üzere iki kandil, Şaban Ayı’nda ise Beraat Kandili var)

Sevap sandığının faziletlerinden bahsettik ama herkesin sevap sandığı farklı olabilir. Modern zamanların insanları en az çaba harcayarak en büyük ödülleri toplamanın hesaplarını yapıyor. İstiyor ki yıl boyu yatayım, Üç Aylar geldi mi ziplenmiş bir paket kullanarak senemi telafi edeyim. Birkaç yıl önce bir tanıdığımdan bir mesaj almıştım, mesajda dört rekatlık bir namazdan bahsediliyordu. O namazın fazileti anlatılırken “400 yıllık kaza namazlarına bedel” deniyordu. Standart bir dört rekat değildi tabiî tarif edilen, her rekatta Fatiha’dan sonra 10 Ayet-el Kürsi, 15 Kevser, 3 Kafirun ve 3 İhlas suresinin okunması gerekiyordu. Herhangi bir sünnet namazından biraz daha uzun, ama “400 yıllık namaza bedel olacak bir keffaret için değmez mi?” diye düşünüyor insan. Daha önce duymadığım için kaynağını sordum ama kesin bir cevap alamadım. Kendim araştırdığım zaman, hadis olarak herhangi bir kaynakta geçmediğini anladım.

Sadece dört rekatlık bir namaz kılarak Cenneti kazanacağını düşünmek de ne bileyim… Cenneti kazanmak bu kadar ucuz değildir herhalde. Daha beterini söyleyeyim, bunun gibi sıhhati olmayan veya tartışmalı hadisleri insanlara hatırlatarak o sevaplardan daha büyüğüne nail olduğunu düşünmek! İlk örneğimizdeki kişi en azından dört rekat namaz kılıyordu, hatırlatan kişi onu da yapmayıp, hatırlattığı kişilerin o namazı kılmasını temenni ediyor ki o da irşadı sebebiyle o sevaba ortak olacak, hem de elini değdirmeden! Hadi bu bir ibadet daveti gönderdi ve beklentisi var diyelim. Rehberinde bulunan herkese, en güzel Cuma ve kandil mesajlarını Whatsapp üzerinden gönderenin bu zamanları ihya etmiş olduğunu düşünmesi nasıl bir şeydir? Hele ki bu mesajları kendi düşünüp yazmayarak, başka yerlerden bulduğu mesajları hiç okumadan kopyala-yapıştır metoduyla gönderen kişilerden bahsetmiyorum bile.

Günümüz insanlarının nefsi rahata öyle alıştı ki, “Sevapp diye bir mobil uygulama çıkmış, telefonunuzda arka planda çalışarak sizin için sevap toplayacak” dense, “Update’siz çalışıyor mu?” diye soracaklar çıkar. Abdest alan donanımlar, namaz “client” bilgisayarlar, Kur’ân okuyan yazılımlar ve uygulamalar çıksa bile kazanılan sevaplarla Cennete gidecek de herhalde onlar olur…

Link: http://www.gencyorumdergisi.com/2021/02/herkesin-sevap-sandigi/

Sayı-sallama


Sayı-sallama
Günümüz modern matematiğine gelen yolun, çakıl taşları ile yapılan hesaplamalarla başladığı söylenir. Tabiî en eski zamanları düşünürsek; insanların etrafta ilişkili olacağı nesne, kavram, olgu sayısı için yeterli bir araç çakıl taşı…

Eski çağ insanının, yaşadığı bir muhitte avlayabileceği mamut sayısı en fazla ne kadardı ki? Ya da ona saldırabilecek aslan, kaplan, kurt gibi yırtıcıların kaydını tutmak için Excel tablosu gerekir miydi? Yahu, etrafta kaç insan vardı, kaçının diğerlerinden haberi vardı? Haberi olsa umurunda olur muydu, bilemiyorum. Etkileşim içine girmedikten sonra bir anlam ifade etmeyebilir, büyükleri değilse o insanları “say”mayabilirdi muhtemelen.

Zamanla çevreyle etkileşim ve diğer insanlarla iletişim arttıkça, çakıl taşı metodunun yetersizliği anlaşılmış ve adetleri temsil eden resimler olarak sayılar kullanılmıştır. Buna sayı-sallama diyebiliriz. Yani büyüklük, adet, şiddet, etki gibi ölçülebilen her şeye bir değer verilmesi durumu. Tabiî bu sayıları bilmek ve kayıt etmek yetmemiş, birbirleri ile yapılabilecek işlemlerin de hesap edilebilmesi problemi doğmuştur. Takas sistemi ve paranın bulunması ile birlikte alacak-verecek hesabı, mesafe ve alan ölçümü…

Sayılar ve hesaplamalar karmaşıklaştıkça bu iş bir disiplin içerisinde yürütülmeye başlanmış, bilinen doğrulardan (aksiyom) yola çıkarak çeşitli ispatlar yapılmış ve ispatlanan her bir olgu yepyeni ispatların oluşturulmasında kullanılmış, böylece bir bilim dalı olarak matematik ortaya çıkmıştır. Matematik dünyasının en büyük âlimlerinden biri olan El-Harezmî, cebir ve algoritmanın kurucusudur. Bilgisayar programlamasının da temelini oluşturan algoritma, belirli amaca ulaşmak için izlenmesi gereken yol, yapılması gereken işlemlerin adım adım sıralanması demektir.

Üniversitelerin mühendislik-fen bilimleri bölümlerinde okuyan öğrenciler ilk senelerinde Calculus 151/Mat 151 dersini alırlar. İşte buradaki calculus, Latince çakıl taşı anlamına gelir. Bir nevi, çakıla vefa çalışması gibi. Çoğu öğrencinin o derste “çakıl”masının ironik bir anlamı vardır belki de. Sayılarla hızlı işlem yapma gücüne indirgendiği için midir bilmiyorum, ülkemizde matematik deyince öğrencilerin üzerine matem çöküyor. Zor olduğunu düşünen öğrencilerimiz çok fazla. Makinelerin yapabildiği hesapları kafadan yapan insanlara zeki, kafası çalışan gözüyle bakıyoruz da, o makinelere o hesapları kaydeden veya onları yapmayı öğretenin yine insanlar olduğunu unutuyoruz.

Matematiğe hep yardımcı bilim gözüyle bakılıyor, ama temel eğitim ve üniversitede aldığımız fen bilimleri derslerini daha iyi anlamak için bir matematik öğretilmedi bize. Aksine, fizik ve kimya öğrenimi benim o derslerdeki becerimi geliştirmek yerine matematiğimi ilerletmemi sağladı. Uzun formülleri ezberletip, sordukları problemlerde bir değişken hariç formülün bütün parametrelerini vererek bilinmeyen değişkenin bulunmasının istenmesi, fizik veya kimya öğretmek değildir bence. Nasıl bir sistem varsa, matematiği kendi dersinde öğretemiyor, fen bilimleri derslerinde de o dersler değil matematik gelişiyor. En kestirmeden gitmeyi seven bir millet olduğumuz için formülü ezbere bilmeyi ve probleme uyup uymadığına bakmadan hemen uygulayıp bir sonuç üretmeyi marifet sanıyoruz.

Ortaokulda okuyan bir öğrencimize sorun, size bir dünya formül sayabilecektir. O formülleri kimin ve nasıl bulduğunu, dahası hangi durumlarda uygulanması gerektiğini öğretmeden PISA sınavlarında iyi dereceler beklemeyelim derim.

Matematik yalan söyler mi?

Sayılarla yapılan işlemler ve bu işlemlerin içerisinde yürüdüğü kurallar her yerde aynıdır. Bir üçgeni kâinatın hangi köşesine götürürseniz götürün, kenar uzunluğu değişmeyecektir. İki ile ikiyi Ay’da toplayanlar, Dünya’dakinin altıda biri değerinde bir sonuç bulmaz. Sayılar yalan söylemez, ama sayıları el çabukluğu marifetiyle karıştırıp istediğini önümüze koyan kişiler bize yalan söyleyebilir. Alış fiyatı 80 lira olan bir ürün 100 liraya satılırsa, yüzde 25 kâr elde edilmiş olur değil mi? Yüz liraya alan müşteri %25 oranını fazla bulursa satıcı “Olur mu ağbiciğim, ürün maliyeti satış fiyatının yüzde 20 altında” derse yalan söylemiş olur mu? Herkes yüzdeyi kendine bakan yüzde görür. Kayserili bir tüccara atfedilen şöyle bir deyiş var: “Üç liraya alıp beş liraya satıyoruz, yüzde iki kârla geçinmeye çalışıyoruz.”

Günümüzde sayı-sallama işi fevkalade bir sürat kesbetti. Eskiden kâğıt üstünde tutulan hesap ve kayıtların neredeyse tamamı sayısal veri şeklinde bilgisayar tabanlı sistemlerde tutulup işleniyor. Bunun için milyonlarca masaüstü-web uygulaması ve mobil uygulama kullanılıyor.
Sanal ortamlarda dijital kimliklerimizle işlemler yapıyor, yapılan işlemleri onaylıyoruz. Para artık neredeyse tamamen kaydî bir hâl alma yolunda hızla ilerliyor. Yakında artık nakit para diye bir kavram kalmayabilir. Makine öğrenmesi ve yapay zekâ konularındaki gelişmelerle, bugüne kadar insanlar tarafından icra edilen pek çok meslek artık yazılımlar ve robotlar tarafından yürütülecek. Resim, müzik gibi sanat dallarında bile eserler veren yapay zekâlar geliştirildi. Çok hızlı veri toplayıp işlemesi, öğrenebilmesi ve hızlı karar verebilmesi sebebiyle yapay zekâlara teveccüh artabilir. Ancak vicdan ve gönül gibi kavramlar nasıl sayısallaşabilecek ya da sayısallaşabilecek mi, onu merak ediyorum. Robotokrasi, kendi etik ve estetik değerlerini oluşturup insanlara dayatacak mı? Matrix filmindeki meşhur replik geldi aklıma:

“Makinelerin, leziz buğdayın tadını nereden bildiğini merak ediyorsundur. Belki yanlış yaptılar. Belki leziz buğdayın tadı yulaf ezmesi ya da ton balığı gibiydi. Bu durumda insanın aklına çok şey takılıyor. Örneğin tavuk, belki tavuğun tadına karar veremediler, bu yüzden tavuk etinde her şeyin tadı var.”

Link: http://www.gencyorumdergisi.com/2020/07/sayi-sallama/

Datasız Tool Olmaz...


Datasız Tool Olmaz

Mülkiyet meselesi, tarih boyunca farklı boyutlarda insanların karşısına çıktı. Toprağı işlemeye başlayıp yerleşik tarıma geçtiğinde insanlar için arazinin sahibi olmak bir güç göstergesiydi. “Toprağı bol olsun” deyimi bu zamanlardan mı kaldı bilmiyorum ama daha çok toprağı olan kesinlikle daha iyi şartlarda yaşıyordu. Şimdilerde mevtaları bırakın, yaşayanlar için bile toprak sahibi olmak eskiye nazaran çok daha önemsiz. 

Makinelerin gelişmesi ve sanayi devrimi ile birlikte toprak üzerinde kurulmuş olan tesisler önemli hale geldi. Bir veya birkaç dönüm üzerine kurulmuş olan bir fabrika, yüzlerce dönüm tarım arazisinden daha çok kazandırıyordu. Toprak işlerinde çalışan kölelerin yerini, parası ile çalışan ve sermaye sahiplerinin çoğunlukla sömürdüğü “ecir” işçiler aldı. 

Otomasyon sistemleri ve bilgi teknolojileri geliştikçe, üretimden de çok para kazandıran bir şey keşfedildi. Üretim yapanlar aritmetik olarak kazanırken “Know-how/bilgi” sahibi insanların kazançları geometrik olarak artmaya başladı, çünkü lisans veya patent sahibi parsayı götürürken üretimi yapanlarsa hamallıklarıyla kalıyor. Dünyanın en büyük içeriklerine ev sahipliği yapan Facebook içerik üretmiyor, Uber’in  arabası, Booking.com’un oteli, Yemeksepeti’nin de restoranları yok.  Bu firmalar sahip oldukları fikirleri ve yazılımlarıyla hitap ettikleri sektörlerdeki nice dev firmadan çok daha fazlasını kazanıyor. 

Kısaca, bitkisel bir hayat gibi toprakta başlayan süreç, toprakta yetişenleri işlemekle devam ederek adeta hayvaniyet özelliği kesb etti. Ardından boyut değiştirerek sanki sanal bir akıl kazandı. Ki bunu da insaniyet özelliği olarak düşünebiliriz. Yuval Noah Harari’nin de kitaplarında bahsettiği Dataizm ile artık yeni bir dönem başlıyor.
Dataizm, bütün kâinatın bir veri akışından oluştuğunu ve her bir varlığın kıymetinin bu akışa ve verilerin işlenmesine sağladığı katkı nispetinde olduğunu savunur. Büyük verilere sahip olan ve onu işletenlerin büyük bir güce sahip olacağı ve insanların da genellikle güce/menfaate taptıklarının düşünülmesinden dolayı din gibi lanse ediliyor ama olsa olsa, “datasız tool olmaz, datamla save beni” ya da “Server’lar mesut olmaz, derlerdi inanmazdım” diyen, bilemedin, teselliyi “Bir Teselli Veriver”de arayan bir arabesk akım (böyle şarkılar üretecek yapay zekâya Gencebayt veya Gencigabayt isminin verilmesini teklif edeceğim... Sıradaki parça Hakkı Bulut Bilişim’den tüm sevenlere geliyor: “Kul datasız olmaz”) veya datalarının izinde gittiğini söyleyen (“biz datadan böyle gördük” şarkısı eşliğinde düşünün) bir ideoloji mesabesinde olabilir.

Günümüzde akıllı cihazlar, internet gibi imkânlarla veri üretimi hiç olmadığı kadar arttı ve bu veriye ulaşım da bir o kadar kolay hale geldi. En büyük veri üreticisi ve işleyicisi insanlar. Aklından geçenleri facebook twitter üzerinden paylaşıyor, fotoğraflarını çarşaf çarşaf yayınlıyor. Arama motorları ve web analitik araçları her türlü alışkanlıkları not ederek yönelimleri tespit ediyor ve pazarlama taktikleri belirleniyor. Gelişmiş sensörleri olan, internetle dünyaya bağlanabilen, yapay zeka katılmış uygulama yazılımları ve işletim sistemleri ile çalışan nesneler artıp hayatımızda yer aldıkça nasıl bir veri okyanusunun içerisinde yüzdüğümüzü daha iyi anlayacağız. Şimdi bile yerelinden bölgeseline, ulusalından küreseline haberler, hava durumları, piyasalar ve borsanın anlık durumları, döviz kurları, muhtelif çap ve ebatta ekranlarda oynayıp duran reklamlar, diziler, filmler, şarkılar, dışarıda yanıp sönerek bize göz kırpan reklam panoları ve cümbüşlü renkleriyle tabelalar, yani durmadan akan sayılar, resimler ve sesler... Her biri, kalıcı bir yer kazanmak için hafızalarımıza şeytani stratejileri ile saldırırken, “ahir zamanda hafızların göğsünden Kur’an’ın nasıl nez’ediliyor olduğunu” anlamak daha kolay olsa gerek... Radyo, televizyon, telsiz sinyallerinin, Wi-Fi ve GSM dalgalarının elektro manyetik denizini de unutmayalım...

Tıptan hukuka, mühendislikten öğretmenliğe nerdeyse bütün meslekler, geniş bir ağa bağlı robotlar ve yapay zekâlar tarafından icra edilecek diyorlar, insanı insana insanla veya insansız ama insanca anlatan sanatlar dâhil! Ruha inanmayan ve bütün duyguları birer biyokimyasal etkileşim süreçleri olarak algılayan bu inanış nasıl sanat üretecek merak ediyorum. 

Nano teknolojinin de yardımıyla, muhtemelen insan vücudu içerisinde her daim devriye atan ve tansiyon, nabız, şeker-yağ oranı, hormonlar, kanserli hücreler ya da sayısı/oranının sürekli kontrol altında tutulması gereken her şeyi ölçüp sağlık merkezindeki yapay zekaya anlık olarak raporlayan mikro robotlar geliştirilecektir. Sağlık merkezi, vücüdun ihtiyacı olan maddelerin gerektiği anda alınmasını sağlayacak şekilde mutfak robotlarına (bugünküler değil tabii, sağlıklı besinleri ve ilaçları gerekli olduğu kadar hazırlayıp insanlara yedirenler) aktaracak. Böylece mide, bağırsak, karaciğer ve böbrekler gibi iç kaynaklar artık tıka basa doldurulup harala gürele çalıştırılmayacağı için beyin ve hafıza asli vazifelerini hatırlayıp kayıt tutma işini düzenli yapacak, hormonlar hor hor kullanılmayacak, ciğerler rahat bir nefes alacak ve kalp de, atıyorum, daha sakin atmaya başlayacak.

Ölçülebilen bütün parametreleri okuyan ve değerlendiren, dünyanın her yanındaki yardımcılarına ışık hızı ile erişebilen bu Laplace Şeytanı, düşünmek ve karar vermek dâhil insanların hayatlarını devam ettirmeleri için gereken bütün süreçleri, kısaca dünyadaki bütün hamallık ve lojistik işlerini kontrolüne alırsa insanlara yapacak ne iş kalacak? İnançsızlar “Homo Deus” mertebesine ulaştığını  zannederken aslında artık hiçbir şeyi kontrol edemediklerini ve varoluşlarının bir anlamı kalmadığını hissedebilirler.  Ama inanın,  müminler için çok süper bir şey olur, dünyevi hiçbir endişe kalmadan kendini ibadete ve ahirete gönül huzuruyla adayabilir! Mehmet Akif’in sözünden iktibasla şunu der:

“Allah’a dayan, yapay zekâna RAM al, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”

Terk-i Dünya, Terk-i Tech

Terk-i dünya terk-i tech

Bugünkü akıl yapısıyla geçmişte yaşamak varmış. Hayatın devamını sağlamak için gerekli minimum şartların çok az, yeryüzünün geniş ve henüz parsellenmemiş durumda olduğu zamanlardan bahsediyorum. AROG filmindeki Arif gibi, fakat kendi isteğiyle ve yanında bugüne dair hiçbir ekipman olmadan gidip orada ömrünün sonuna kadar kalmak… İstediğin yere göç, kon. Kabilene, köyüne ya da kavmine gelen peygambere de iman ettin mi sorun yok. Ki, peygamberlik davasında bulunanlar apaçık delillerle ortaya çıkıyor ve üstelik neredeyse ayağına geliyor. Tabiî, bugünkü imkânlar ve konfordan vazgeçmek kolay değil, bu da işin bir maliyeti.

Bütün ihtiyaçlarını kendi becerisi ile karşılamaya çalışan, her an düşman saldırısı ile karşılaşmaya hazır bir şekilde tetikte duran, beslenme işini standart öğünlerde değil, ne zaman yiyecek bulabilirse halledebilen, hastalandığında veya yaralandığında kendinin doktoru olan, çok sık bir şekilde ölüm tehlikesi atlatan bir insan düşünün. Dünya hayatının fanîliği, insanoğlunun aczi ve fakirliği üzerine çok bir derse ihtiyacı var mı? Her ânı olmasa bile günlük hayatında bu kavramları ona hatırlatacak o kadar çok şey yaşıyor ki. Bir de İlahî mesajın farkında ve iman etmişse, “sevapları leblebi gibi toplar” (Bir Umut Sarıkaya karikatüründe Stephan Hawking’i İslâm’a davet eden kişinin ikna için kurduğu cümlede geçen bir ifadedir). Perde arkasında kendisini esas doyuran, koruyan, hastalandığında şifa veren, kendisini terbiye eden, hayatı ve ölümü Vereni, yani O’nun isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini daima hisseder. İbadeti, duası samimâne ve ihlâslı olur.

Zamanla ilim ve teknik gelişti. Buharlı makineler ve sanayi inkılâbı ile birlikte üretim araçları boyut ve kapsam olarak çok değişti. Artık herkesin kendi tarlasında veya atölyesinde bireysel olarak ve el gücüyle çalıştırılan aletlerle yaptığı üretim tarzının sonu geliyor gibiydi. Fabrikalar kuruldu, yüz binlerce insan gittikçe sanayileşen dünyanın üretim süreçlerinde emek-yoğun bir şekilde yer aldı. Uzun çalışma saatleri, ağır çalışma şartları, artan üretim kapasiteleri, stokları eritmek için pazarlama çalışmaları, hesaplar ve dünyevî işler için durmadan çalışma başladı. Ev kirası, faturalar, mutfak harcamaları, eğitim giderleri, ulaşım ve sağlık harcamaları gibi ödeme yükümlülükleri insanları hep daha fazla çalışmaya itti. Durmadan akan sayılar, dönen hesaplar, sayılara indirgendikçe ruhunu kaybeden değerler, somutlaştıkça arzîleşen duygular etrafımızı sardı.

Tıbbî alanda inanılmaz gelişmeler oldu. Eskiden çok ciddi ölümlere sebep olan bulaşıcı hastalıklar bugün çok basit bir şekilde atlatılabiliyor. Aşılar, antibiyotikler, gelişmiş tetkik ve teşhis cihazları, mikro cerrahi, nanoteknoloji derken hastalık ve yaralanmalara bağlı ölümler oldukça azaldı. Ulaşım imkânlarındaki gelişme, üretimin endüstriyelleşmesi, ambalajlama ve saklama sürelerinin iyileştirilmesi sayesinde gıdaya erişim hem ucuzladı, hem de arttı. Zulmen mahrum bırakılanlar hariç açlıktan ölen insan neredeyse kalmadı.

“Sapiens” ve “Homo Deus” isimli kitaplarıyla insanlığın tarih içindeki gelişimlerini evrimsel bakış açısıyla anlatan ve geleceğe dair tahminler yapan Yuval Norah Harari, bu gidişi “hayvanlardan tanrılara” gibi yanlış bir tanımlamayla ifade ediyor. İnsanlığın zaman içinde sağlıkta, bilimde, teknolojide, ticarette, ulaşımda ve sanatta harikulade tekâmül gösterdiği doğrudur. Bu tekâmül neticesinde insanlığın Yaratıcı ile olan ilişkisini zayıflattığı, arada bulunan sebepler katmanını çoğalttığı ve onları sahiplendiği, böylece gaflet perdesini kalınlaştırdığı ve giderek dünyevîleştiği de doğrudur. Sadece boyu uzadığı için artık düğmesine ulaşabildiği ve o düğmeye basmak suretiyle harekete geçirdiği asansörü, arka planında işleyen mekanik, elektronik, malzeme bilimi, endüstri ve bilumum mühendislik aşamalarını inkâr ederek salt kendi bilgi ve birikimiyle yönettiğini zanneden çocuk misali insanlık, İlahî isim, sıfat ve fiillerin rollerini çalmak ve üstlenmek istemektedir. Asansör örneğindeki çocuk, düğmeye basarak yukarılara çıkması ve oradaki vazifelerini ifa etmesi gerekirken, kendine ait olmayan vazifeler üstlendiği ve asansördeki her ayrıntı ile fazladan zaman harcadığı için asansörîleşir ve esas görevini ihmal eder.

Peki, bizi dünyevîleştirmesi tehlikesine binaen endüstri 4.0, yapay zeka, nanoteknoloji, mekatronik gibi konularda Müslümanlar kendini geliştirmesin mi? Ürünlerini kullanmasın mı? Elbette yapsın, fakat bunu yaparken Yaratıcı’sını unutmasın ve bu nimetlerin şükrünü artırsın. Bediüzzaman Hazretleri’nin On Dokuzuncu Lem’a’da anlattığı Gavs-ı Azam’a ait kerameti hatırladım. Keramet, her tarafta tekkelerin bulunduğu zamanlarda geçiyor. Bunu, bugün onlara mukabil “tech”keler bulunması ve “teşbihte hata olmadığı” prensibinden yola çıkarak konumuza uyarlayacak olursak şöyle bir hikâye olabilir:

Bir zaman Gates-i Azam Şeyh Bilal’in Microsofî techkesine çocuğunu gönderen yaşlı bir anne varmış. Oğlunu ziyarete gidince onu 256 mb ram, 40 gb harddisk ve internet bağlantısı olmayan bir eski bilgisayarla uğraşırken görüp acımış, Şeyh’e şekva için gittiğinde ise onu Twitter’larda Facebook’larda gezerken görüp kızmış: “Benim oğlum teknolojisizlikten kırılıyor sen ise tweetler atıyorsun.” Gates-i Azam, “kuş biiznillah” deyince mavi Twitter kuşu telefonun içinden holografik bir animasyonla çıkarak uzaklaşmış. Gates demiş ki, “Senin oğlunun da ne zaman işletim sistemi donanımına hâkim olursa, teknolojiyi kendi zevk ve eğlencesi için değil şükür için isterse, lezzetli tweetler atabilir…”

Microsofî tarikatının esasları “Der tarik-i Microsofî, lazım amed çar terk: terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hostî, terk-i tech” şeklinde ifade edilse de biz onlar gibi yapmaya mecbur değiliz. Bu da Mackî techkesinin sloganı olsun: “İbad olarak İPAD’ı şükür için istiyorsak, tefekkürümüzü artırıyorsa neden kullanmayalım?”
Link: http://www.gencyorum.com.tr/terk-i-dunya-terk-i-tech/

Madam, I'moji


Tarihi başlattığı kabul edilen yazının ilk formunun, mağara duvarlarına “çizilen” yazılar olduğu söylenir. Etkileşim içerisinde olunan çevre dar, ihtiyaçlar da sınırlı sayıda olup (beslenme, düşmanlardan korunma, barınma ve kişisel temizlik gibi) bugüne nazaran çok daha kısıtlı bir çerçeveye oturduğu için, o zamanlarda yaşayan insanların duygu ve düşüncelerinin, bugünküne oranla muhtemelen daha sade olduğunu söyleyebiliriz. Sade düşünceleri ifade etmek için de sade figürler yeterli geliyordu herhalde.


Bir insanın hayat dönemlerine benzer gelişmeler kaydeden insanlık, zamanla çizgileri aşıp seslerin simgelerini standartlaştırdı ve alfabeleri oluşturdu, yazı yazmaya başladı. Yazdıkça kendini geliştirdi ve kendini geliştirdikçe yazdı. Kâğıt üstüne yazılmayan bilgileri su üzerine yazılmış gibi kabul etti. Neticede “hafıza-i beşer nisyanla malül” idi ve bütün önemli kayıtlar yazılı hâlde saklanmaya başladı. Söz uçar, ama yazı kalırdı.

İnsanlığa gönderilen İlahî hitaplar, kitaplar şeklinde geldi. Her peygamberin bir mucizesi vardır, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in (as) bir mucizesi de kendisine isimlerin öğretilmiş olmasıydı. Meleklere karşı üstünlüğün göstergesi olarak Allah (cc), Hz. Âdem’e (as) eşyanın isimlerini saymasını buyurdu. “İsimlerin öğretilmesi” ve “Eşyanın isimlerini saymak” olarak ifade edilen bu mu’cizenin anlamını müfessirler şöyle açıklamaktadır:
  1. Canlı-cansız bütün varlıkların isimlerinin öğretilmesi.
  2. Konuşma dilleri ve kavramların öğretilmesi.
  3. Esma-i İlahiye’nin öğretilmesi.
Bediüzzaman da bu konuda, “şahs-ı Âdem’e tâlim-i esmâ ünvânıyla, nev-i benîàdem’e ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun tâlimini ifade eder” (25. Söz) cümlesiyle aslında bütün ilim ve fenlerin öğrenimini kapsadığını ifade eder. Nesnelere tek tek isim vermek, ardından nesnelerin etkileşimini isimlendirmek, nesneler ve etkileşimlerden meydana gelen aksiyonlara isim vermek, aksiyonların başka aksiyon ve nesnelerle etkileşimini gözlemleyip yeni isimler vermek… Sonuçta, verilen her bir isim bir bilgidir ve bilgilerin toplamı bilim dediğimiz şeyi meydana getirir.

Bana göre, Hz Âdem’in (as) eşyanın isimlerini sayma mu’cizesinin çağımızda müşahede ettiğimiz en belirgin örneklerinden biri, bilgisayar bilimidir. Elektronik devreler üzerinde taşınan elektrik sinyallerinin varlığını “1” ve yokluğunu “0” olarak isimlendirmek, sinyaller dizisini sayısal bir veri olarak taşımak, bu verilerden işlemci komutları tanımlamak, komutlar dizisinden yordamlar oluşturmak, insanlar için anlamsız harf ve rakamlardan oluşan sevimsiz makine kodlarının oluşturduğu yordamları insan diline yaklaştırmak için derleyiciler vasıtasıyla bunları anlamlı kelimelerden oluşan komutlar hâline getirmek ve bu saydıklarımızın milyonlarcasını yapıp belirli bir düzen içerisinde saklamak ve istendiğinde çağırmak, bilgisayarın temelini oluşturur. Programlama dersine ilk başlayanların C programlama dilinde yazıp çalıştırdıkları printf (“Hello World!”) (ekrana “merhaba dünya!” yazmaya yarayan kod parçası) komutunun arkasında kaç tane sanal tanımlama ve isimlendirme çıktı!

Kelimeleri, isimleri ve bilgileri saya saya, oldukça üst seviyeye taşıdığımız teknolojiler gelişti, ancak zamanla iletişim biçimlerimiz de değişmeye başladı. Sokaklardan televizyonlara, kafamızı çevirdiğimiz her yerde görsel uyarıcılar bombardımanına tutuluyoruz. Eskiden sözler senet kabul edilirken, artık “caps, or didn’t happen” diyen bir nesil oluştu. Yazı okumak, hele de biraz uzunsa, çok sıkıcı geliyor genç insanlara. Okumayı terk edenler, yazmanın kıyısından bile geçmiyor.  Sezen Aksu’nun “eyvah, şiirler azalmış, günümüz perişan, yanıyor içimizdeki koskoca orman” dizelerini hatırlatırcasına kelimeler tükeniyor yavaş yavaş. Duygular, düşünceler ve kısaca isimler tükeniyor, kaybolan kelimelerle birlikte. İsimler ki, âdemoğlunu diğer canlılardan üstün kılandır. İptidaî zamanların mağara resimlerini andırmıyor mu, standart çizimlerden oluşan şekillerle haberleşme biçimi? Metin arasına bir-iki tane emoji sıkıştırmak neyse de, bütün mesajlaşmalarını resim yollayarak yapan insanlar var ve bu trend gün geçtikçe artıyor. Ecnebiler, Âdem babamızın Havva annemizle ilk karşılaşma anında kendini, tersten okunuşu da aynı olan “Madam, I’m Adam” ifadesiyle takdim ettiğine inanıyor. Günümüz âdemoğulları için güncelleme yapılacak olursa “Madam, I’moji”  denecek herhâlde.
Ne demişler, “üslub-u beyan, aynıyle insan…”
Link: http://www.gencyorum.com.tr/madam-imoji/

Öne Çıkan Yayın

Ekono-mistik Düşünceler

  Yaptıkları her iş, zaman itibarıyla ya Cumhuriyet tarihinin, ya asrın veya bütün zamanların; coğrafi olarak da Avrupa’nın, Ortadoğu ve...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: