Bu Blogda Ara

Arşiv

Zübde-i âlemden züppe-i âleme...

Zübde-i Alemden Züppe-i Aleme


“Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen” diyen Şeyh Galip sözünün dinleneceğini ve daha da önemlisi bu sözle amel etmenin çok fazla abartılacağını muhtemelen düşünmemiştir. Günümüz insanı, kendi zatına o kadar hoşça bakmaya başladı ki, neredeyse kendisi dışında hiçbir şeyi görmüyor artık.

Şeyh Galip’in yaşadığı dönemlerde başlayan Sanayi İnkılâbı ile birlikte büyük makineler üretimde kullanılmaya başladı. Fabrikalarda seri üretim için buharlı ve güçlü makineler kullanımı çalışanların çok nitelikli olması gerekliliğini kısmen ortadan kaldırdı. Bu durum, işverenlerin hırsları ile birleşince işçileri günde 20 saat çalıştırmaya başladılar. Kadın-çocuk dinlemeden, cüz’î ücretler karşılığında ve dinlenmeye fırsat vermeden, nem, havalandırma, ısıtma-soğutma açısından kötü ortamlarda, temizlik ve sağlık şartlarına çok da dikkat edilmeden, köle gibi insan çalıştırılabiliyordu, çünkü kişilerin önemi yoktu ve sistem devam etmeliydi. Parası ve gücü olanların sözü geçtiğinden, sıradan insanlara “Senin fikrinin ne ehemmiyeti var vasat herif?” deniyordu. “Horgörü” zirveye çıkmıştı yani…

Genel olarak empati duygusunun yokluğu hoşgörüsüzlüğü meydana getirir. Güce dayanan ve odak noktası menfaat olan sistemlerde empati ve hoşgörü olmaz. “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne” ve “Sen çalış, ben yiyeyim” cümleleri maalesef toplumsal katmanlar arasındaki düşmanlık duygularını besler ve hoşgörüyü öldürür. Gücün doğasında tahakküm vardır, başkalarını yutarak beslenir. Menfaat de, en yüksek seviyeye çıkmak için yapılan her şeyi meşru gösterir. Güç rekabeti ve menfaati paylaşamama sonucu tarihte pek çok savaşlar çıkmıştır.

Eskiden, toplumlar büyük bir insan gibi davranırdı. Toplumu oluşturan farklı kesimler, vücudun farklı azaları gibi, kendilerine biçilmiş olan toplumsal rollerini yerine getirirdi. Kesimler arası geçişkenlik çok azdı. Herkes kendi rolünü kabullenmiş görünüyordu. Soylu değilseniz, soylu olabilmek için elinize uygun fırsatların geçmesi ve insanüstü bir çaba göstermeniz gerekebilirdi. Soylu birinin köle veya esir olması, savaşta ülkenin büyük bir yenilgi alması veya kralın hiddetini celb edecek bir kusur işlemesiyle mümkündü. İnsanlar, başka ülke-şehirlerdeki hayatları veya kendi gibi olmayan sınıflardan insanların yaşayış tarzları hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değildi. Göz görmeyince gönüller farklılıkları hissetmiyordu ve hoşgörü göstermek daha kolaydı.

Günümüzde ise, iletişim ve ulaşım imkânlarının artışıyla birlikte, insanlar başka şehirlerde veya başka ülkelerde yaşayanların hayat tarzlarını kolayca takip edebilir oldu. Farklı sosyo-ekonomik sınıflarda olan insanların nasıl giyindikleri, neler yiyip içtikleri, hangi ortamlara takıldıkları artık anlık olarak takip edilebiliyor. Elit sınıflardan aşağıya doğru akan küçümseme ve kibir dalgası, avamdan yukarıya doğru haset ve düşmanlık duygularını körüklüyor. Haliyle, hoşgörüsüzlük de bu durumda etrafa yayılıyor.

Eskiye oranla fırsat eşitsizliği ciddi manada azaldı, en azından bilgiye ulaşma noktasında isteyen ve aynı çabayı gösteren herkes aynı bilgiye erişebilir oldu. Bugünün her bir insan ferdi, sahip olduğu bilgi ve kullanabildiği teknik imkânlar açısından eski zamanların birer ülkesi gibi oldu desek yanlış olmaz herhalde. Ortalama bir gelir sahibi vatandaş, ortaçağ imparatorlarından daha iyi şartlarda beslenebiliyor, konfor, hijyen ve sağlık imkânları kıyas bile kabul etmez. Bu da zihinlerin “ene”lere yoğunlaşmasına yardımcı oldu. Eskiden “Enel Hakk” diyen yanlış anlaşılmış ve idam edilmişti, bugün “enelpi” (NLP) diyenler, “Şöyle aslansınız, böyle kralsınız… Yeter ki isteyin, her şeyi yapabilirsiniz. Âlemi değiştirecek güç içinizde” sözleriyle benlikleri şişirenler ise yüceltiliyor.

“… büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritme” fikri nefislere zor geliyor. Bu benzetme manidardır, çünkü su donunca, kütlesi aynı kaldığı halde hacmi artar ve gerçekte olduğundan büyük bir yer kaplamaya başlar. Kendini olduğundan büyük görmesinin sırrı burada olmalı. Bu geçici şişkinlik buzun su üzerinde yüzmesini sağlar ki, bu da buza üstten bakma ayrıcalığı verir.

Teknolojik trendler mi insanları değiştirir, insanların davranışı mı teknolojiye yön verir konusu tartışmalı. Öyle veya böyle, ortada birbirini besleyen ve tetikleyen bir çevrim var gibi görünüyor. Her durumda bir düşünce ötekinin hem sebebi ve hem de sonucu. Sosyal medya, internet araçları ve mobil cihazlar, “egosantrik” (her şeyi kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak ve kendi fikrini, mantığını ve duygusunu hareket noktası, örnek, ölçü ve merkez almak eğilimi) bakış açısının neşv ü nema bulması için elverişli ortamlar. Kendini evrenin merkezinde gören, ahvâl-i âlem hakkındaki fikirlerini bütün cihana bir deklarasyonla duyuran, yeri geldiğinde sağa sola haddini bildiren, resimlerini, hislerini çevresindeki diğer insanların beğenisine sunan ve beğeni/onay aldıkça kabaran nefisler için nefis araçlar…

Dünyayı evimize, hatta cebimizdeki cihazların içine getiren araçlar, aynı evde ve aynı odada yaşayan insanların birbirinden çok farklı dünyalarda yaşamasına sebebiyet verebiliyor. İlgilenmediği veya hoşlanmadığı kanal/kişileri engelleme özelliği, farklı düşüncelere ve görüşlere tahammül etme zahmetini ortadan kaldırıyor. Bir yankı odasında sadece kendi gibi olanlarla hemhâl olanlar gerçek dünyadan kopuyor. Önyargılara dayalı düşünen, sabırsız ve kimseye güvenmeyen insanların hoşgörüde bulunması da zor olur tabiî…

İnteraktif ortamlarda herkes kendine bir yankı odası oluşturmuyor veya kendisini böyle odalara hapsetmiyor. Online platformlarda görünme işinden para kazananlar da var, şöhret duygusunun tatmini için bir araç olarak kullananlar da. Etkileşim almak, sürekli gündemde kalmak ve daha geniş takipçi/izleyici kitlesine ulaşmak için akla hayale gelmedik şaklabanlıkları yapanlar birer “fenomen” olmak istiyor. Zübde-i âlem iken, züppe-i âleme dönüşüm gerçekleşmiş oluyor…

Link: Zübde-i âlemden züppe-i âleme | Genç Yorum (gencyorumdergisi.com)

Ekonomi ve Asgarî Ücret

Ekonomi ve Asgarî Ücret
İbrahim Özdabak Karikatürü

Gözlerinden ışıltılar fışkıran ekonomi bakanı gitti, yerine, çaktığında bütün etrafı aydınlatması beklenen Şimşek geldi. Şimşek’in ilk mesajı ekonominin rasyonel bir zemine oturtulması gerektiği üzerineydi ve şeffaflık ve öngörülebilirlik vurgusu yaptı.

Demek ki, ekonomi rasyonel zeminlerden uzaklaşmış, şeffaflığı kalmamış ve öngrülemez hale gelmiş. Allah Allah, dünyaya kafa tuttuğumuz, Avrupa’ların bizi kıskandığı, ekonomik şahlanma yaşadığımız ve Türkiye Yüzyılı başlattığımız günlerde kim, nasıl bu hale getirdi ekonomiyi?

Yıllardır, ekonomi yönetimi ile ilgili endişelerini dile getiren uzmanlar dinlenmedi ve uyarılarda bulunan kişilere hain, terörist damgası vurularak susturulmak istendi.

Demokratikleşme ve açılım sözleri verdikleri dönemde, dünya ekonomisindeki genel ılımlı havanın da etkisiyle gelen sıcak paranın yardımıyla dönen çarkların kerametini kendilerine yordular. Her işinde yaptığı gibi, zevahiri kurtarma peşinde koşan ve idare-i maslahatçı politikalar yürüten iktidar, ekonomide de eyyamcı bir yol izledi. Güç kazandıkça toplum üzerindeki otoriter yapısını artırdı ve kendi lehine çevirdiği medya marifetiyle muhalif sesleri kıstı. Meclis faal bir kurul olmaktan çıkarıldı, el kaldır-el indir yöntemiyle saray kanunlarının torbalar içerisinde geçtiği pasif bir mevkiye taşındı. Yürütme vazifesiyle yükümlü olanlar, kanun dışına çıkmakta beis görmediler. Keyfi tutuklama ve gözaltına alma işlemleri ceza gibi uygulanmaya başladı. Mahkemeler, korkusundan veya muktedirlere olan bağlılığından onların huyuna suyuna gitmeyi tercih eder oldu.

Lord Acton’un meşhur “Güç bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünü “Mutlak güç mutfak bozar” şeklinde tamamladık sanırım. Demokrasi, insan hakları ve hukuk alanındaki bozulmalar ekmeğimizi küçülttü.

Ekonominin durumu ne olursa olsun, halk somut bir gösterge olan dolar fiyatına bakar, onu düşük tutarsak bütün işler yolunda gibi görünür diye düşünerek doları sabit tutmak için milyarlarca dolar değerinde rezerv yakıldı. Sonuçta hazinede para kalmayıp TL hızla değer kaybetmeye başlayınca, düşük faiz-yüksek kur politikasına bilinçli olarak geçtiklerini, Çin modelinde olduğu gibi ihracatı artırmak için yerli para birimini bilerek küçülttüklerini ifade ettiler. Çift para birimli ekonomimizde bu hamle enflasyonu rekor seviyede yükseltince, kuru sabitlemek için KKM gibi bir icat çıkardılar. Merkez Bankası emre uydu, durum da Yunus Emre ilahisine: “Şol cennet ülkemizin ekonomistleri, öter heterodoks deyu deyu. Çıkmış ebabil ve pelikan kuşları, destek atar ‘hashtag’leyu ‘hashtag’leyu.. Kimler yiyip kimler içer, merkezler hep rezerv saçar, Nebati bakan durmadan mühlet biçer, halk da alkışlayıp durur, sübhanallah deyu deyu...”

Son dört-beş sene içerisinde fiyatı on katına çıkmamış pek bir ürün ve hizmet kalmadı gibi. 2017 senesinde 1404 lira olan asgari ücret, teamüllerin aksine Temmuz ayında bir ara zam alarak 11402 TL’ye ulaştı. Ekonomik savaşta bu “askerî” ücret ne kadar işe yarar bilinmez. 2017’nin ilk yazısında “Askerî Ücret” ve 1402 yılı Ankara Savaşı’ndan bahsetmiştik.

Tevafuktur ki, asgari ücretin sonu yine 1402. TimuRTEnk’in galip geldiği bir Ankara savaşı sonrası Anadolu’da bir FeRTEt Devri yaşanıyor. Sembolizmin sınırlarını zorlamayı seven bu tayfa, Ankara Savaşı’na gönderme yaparken, %34’lük zamla İstanbul’a da göz kırpıyor sanki.

Halk arasında yaygın olarak bilinen Nasrettin Hoca ile Timur arasında geçen fıkralar olsa bile, tarihçiler aynı dönemde yaşamadıkları ve o fıkraların hayal mahsülü olduğunu söylüyor. İktidarının son yıllarına kadar amel etmediği Nass’ı son zamanlarında hatırlayan TimuRTEnk ile Nass-ed-din’in (dinin nassları) vaziyeti ise tam fıkralık. Değişen TCMB yönetimi ile birlikte faiz artışına gidildi ve artışın devam edeceği sinyali verildi.

Sokak röportajlarında TimuRTEnk’in fiillerinden şikayetçi olanlar, sandığa gidince fiillerden memnuniyetlerini dile getirdiler. Ne diyelim, halkımız bu fiilleri çok sevdi, varsa bir kaç tane daha alabilir miyiz?

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ekonomi-ve-asgari-ucret_584166 

 

“Sensitive Jobs”

Sensitive Jobs
Umut Sarıkaya Karikatürü

 

Isırılmış elmalı logosuyla bilinen teknoloji firması, “Apple Vision Pro” ismini verdiği yeni bir ürününü tanıttı. Kafaya takılan ve gözlük gibi camı olan cihaz, kullanan kişinin etrafı bir “artırılmış gerçeklik” katmanıyla görmelerini sağlıyor.

Artırılmış gerçeklik, gerçek dünya görüntülerinin üzerine bilgisayar marifetiyle, yeni bir görüntü, ses veya bilgi içeren yazılar eklenmiş olmasıdır. Meselâ, bir sokak veya caddeye baktığınızda o sokağın isminin görünmesi,  vitrinde duran bir ürün görüntüsünün üzerinde hangi materyellerden yapılmış olduğu, o mağazadaki fiyatı ve daha uygun fiyatlarla yer aldığı mağazaların adlarının listelenmesi birer artırılmış gerçeklik örneği olabilir.

Her işte olduğu gibi, Apple firması ne yaparsa yapsın, kullanışlı/faydalı/gerekli olup olmadığına bakmadan, çılgınlar gibi alkışlayıp göklere çıkaran da var, firmanın ürettiği hiçbir ürünü beğenmeyip yerin dibine geçirmeye çalışanlar da... Halbuki her ürünün güçlü ve zayıf yönleri bulunabilir. Dahası, her ürün her insana hitap etmeyebilir. Ürün, hedef kitlesi içerisinde bulunmayan kişilerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmemiş olabilir. Değerlendirmeleri yaparken bunları dikkate almak gerekir.

Apple Vision Pro, telefon ve bilgisayar gibi işletim sistemi menüsünü gözünüzün önüne getiriyor. Gözlerinizin odaklandığı noktayı seçebilmesi ve elinizin çeşitli hareketlerini ekranda beliren görüntülerle etkileşim için kullanabiliyor olmak heyecan verici. Öte yandan, şarj kapasitesi ve işlemci kabiliyeti uzun ve karmaşık işleri yapmak için şimdilik yeterli olmayabilir. Belli bir süre kafaya takılan cihazların insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olması da muhtemel.

Teknoloji açsından değilse bile, mantalite olarak aynı yapıda çalışan bir grup ülkemizde yıllardır var. “AKKLE Misyon Korosu” tarafından geliştirilen AG Gözlük(Artırılmış Gerçeklik gözlüğü), takan kişilere artırılmış, abartılmış ve hatta yeri geldiğinde çarpıtılmış gerçekler sunuyor. AKKLE grubu asla kötü bir iş yapmaz. Kutlu misyonlarına ulaşmak için yaptıkları her iş mübahtır. Kötü gibi görünen bazı işlerini nazara verip onları zayıf düşürmek küfrün galebesiyle sonuçlanabilir. Onun için, kurtlu da olsa eldeki bulgur yenmelidir. İşte, bunlar hep “Sensitive Jobs/Hassas işler”...

Meselâ, AG Gözlükle ekonomiye bakanlar şöyle görüyor: Ekonomi aslında iyi, kriz falan yok. Küçük bir sıkıntı olabilir tabi, kimde yok ki? Dünyanın geri kalanı bizden çok daha kötü durumda. Yetmişli yıllarda, doksanlı yıllarda ve ikibinli yılların başında da iktisadî büyük krizler çıkmıştı ama o krizlerin sebebi o dönemlerin iktidarlarıydı. Yönetmeyi bilmiyorlardı ki... Nitekim, ya istifa edip gittiler ya da seçimlerde halk onları cezalandırdı, oy vermedi. Bugünkü problemlerin asıl sebebi dış güçler. Bizi kıskandıkları için gelişmemizi istemiyorlar. Sonra, içimizdeki hainlerin de haddi hesabı yok. Dış güçlerle işbirliği yapıyolar. E fırsatçılar da çok... Durduk yere her şeyin fiyatını yükseltiyorlar.

Muhalefete bakalım biraz da, AG gözlük onları nasıl gösteriyor: Alayı terörist ve din düşmanı! Tek dertleri “AKKLE” grubunu saf dışı bırakmak. Hepsinin ittifak etmesi yetmiyormuş gibi, Sam, Hans, Tony, Johny ve Herkel grubu ile de birlikte hareket ediyorlar.

Peki, AKKLE’ın başka ürünü var mı derseniz...

AK-Fon: Sadece kendine yakın kişilere fon sağlama.

AK-in-tuş: Masaüstü bilgisayarlar ve mobil cihazları kullanarak klavye başında 24 saat iktidar propagandası yapan trol çeteleri.

Hayır-Pots: Hayır işleme işini şova dönüştürmeye çalışırken kırılan potlar. Örnek: “Her zamanki gibi fakir aile ve taziye ziyaretleri gerçekleştirdik” sözü, kanser hastası olduğunu söyleyen kişinin eline 100 lira tutuşturmak, mitinglerde para ve hediye dağıtım işini tavuklara yem verir gibi yapmak.

 Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/sensitive-jobs_583514

UFO Arkası Yazıları

 

UFO Arkası Yazıları
İbrahim Özdabak Karikatürü

Hanımlar, beyler ve sevgili çocuklar!

Türkiye Yüzyılı başlıyor, çok yakında uçuşa geçiyoruz. Şimdi lütfen kemerlerinizi bağlayıp, koltuklarınızı dik konuma getiriniz, servis masalarınız kapalı ve güneşlikleriniz açık olsun. Uçuş sırasında kemerlerinizi biraz daha sıkmanızı isteyebiliriz, telaş etmeyi gerektirecek bir durum yoktur. Kabin basıncı düşerse veya kabinedeki birine baskı artarsa unutmayınız ki “Seçimi AK Parti kazandı, Cumhurbaşkanımız kazandı, bu kadar basit, hazmedin kardeşim!” Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Taş devrinden ülkeyi aldık, Karate-Kid filmindeki Bay Miyagi'nin "cilala-parlat" yöntemini kullanıp gelişerek uzay çağını yakaladık, hamdolsun. Ellerin altılı masası varsa, bizim de altılı NASA’mız var. Yerli ve milli UFO/SUFO imalatına yakında başlıyoruz, hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Yerli kelimesini duya duya sıkılmış olabilirsiniz, zararı yok. Artık “göklü ve köklü” tabirine alıştırın derim kendinizi, evet, müjdemi isterim; Edirne’den Kars’a Türkiye’nin her yerinde yaptığımız duble yollar gibi uzayda da Jüpiter’den Mars’a duble tüneller inşa edeceğiz.

UZAYKAR firması tarafından geliştirilen hava araçları, tamamen kendi üretimimiz olacak. Dış gezegen ve galaksilere de ihraç edeceğimiz UFO’lar ekonomimizi de canlandıracak. Marka ismi olarak UFOGG diye düşünüyoruz ama daha kesinleşmedi. Şimdilik sadece UFO diyelim. Deposuna su doldurulacak, su moleküleri Hidrojen ve Oksijen atomlarına ayrıştırılıp Hidrojeni yakmak suretiyle enerji elde edilecek. Her zaman yaptığımız şey; önce bölüyoruz, sonra bölünenlerin çarpışmasını keyifle seyrediyoruz.

Kısa bir süre içinde gündelik hayatımızın alelade bir nesnesi haline gelecek olan UFO’larla ilgili tamamlamamız gereken bir külliyat ihtiyacı hasıl olacaktır. Yarın bir gün, UFO kullanmaya başladığımızda, arkasına yazacak bir şeylerimiz olsun, havamızı atalım diye, acizâne, ilk aklımıza gelen yazıları dikkatlerinize sunuyoruz:

"Yaklaşma UFO'lursun, geçme pişman olursun"

"Galaksinin deliği kara, astronotun gönlü yara"

"Hey hey hey galaksi, bütün işlerim gitti aksi"

"Seni ben unutmak istemedim ki, uzay'an yollara neden inandın?"

“Parsek parsek eylemişler uzayı”

"UFO’luyum ezelden, gönlüm geçmez güzelden"

"UFO UFO içinde aman, uzayda bükülmüş zaman"

"Alırsan UFO'rd, olursun lord"

"İstedim vermediler, uzaylısın dediler"

“Aşk bir rokettir binmesini bilmeli, kara deliğe gelmeden inmesini bilmeli”

“Nova, süpernova, kuasar, bu işler boyunu aşar!”

“Bitmez uzayın asteroidi meteoru, Allah’ım sen bizi koru”

“Nebulayı görmeden sollama, evine acı haber yollama”

“Paralel evrene gidelim dedin de, hidrojenimiz mi yok dedik...”

“Uzay boşluğunda dolu hayat, seni sevende kabahat”

“Roket rampalarının ustasıyım, gözlerinin hastasıyım”

"Lazer atma ne olur, çalış senin de olur"

“Işının kime yabancı?”

"Rahmetli de ışınlardı"

“Çilemse çekerim, uzay-zamanı bükerim”

“Sen olay ufkunda kaybolan bir güneş, ben Samanyolu’ndan bir çilekeş”

“Miras değil alın teri, kolay bulmadık atmosferi”

"Uzayı bükene, derdi çekene sor"

“Kapılma ışık hızıma, sen de bükülürsün”

“Bükemediğin uzay-zamanı öpeceksin”

Link:  https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/hanimlar-beyler-ve-sevgili-cocuklar_583158

 

Öne Çıkan Yayın

M'Ako Ağa

  M'Ako Ağa M’Ako Ağa, sıra sıra selvilerin dizildiği bölgenin hemen aşağısında, yeşil yeşil çamların arasında kalan sinemada gösteril...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: