Bu Blogda Ara

Arşiv

göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Doktor Nasıl Kalsın?

 

Doktor Nasıl Kalsın?
İbrahim Özdabak Karikatürü

Önceki yazımızda hastaların MHRS üzerinden randevu alma sıkıntılarından bahsettik.

Sistemin yapısında problemler var, anlamsız iptaller ve hatalar insanları bıktırıyor. Bürokratik işlem kalabalığı sebebiyle bazı süreçler yavaş ilerliyor. Bunun yanında, her bir hastanın, uzmanlık gerektiren branş doktorlarına doğrudan müracaat edebilmesi o doktorların kapılarında yığılmalara sebep oluyor.

Diyeceksiniz ki, her bir hastanın istediği hastane ve doktordan randevu alabiliyor olması iyi bir şey değil midir? Evet, bir insana piyangoda büyük ikramiyenin isabet etmesi zahiren iyi görünebilir fakat aynı piyangoda yüzbinlerce kişi büyük ikramiyeyi paylaşıyorsa ikramiye küçülür ve ona erişmek de beklemeyi gerektirebilir.

Ülkece yaşadığımız iktisadî ve beşerî zorluklar doktorları ve sağlık çalışanlarını da etkiliyor. Uzun çalışma saatleri ve nöbetler onları zaten yeteri kadar yormuyormuş gibi, bazı hastalar ve hasta yakınları tarafından şiddete maruz kalabiliyorlar. Son yıllarda memleketimizde akrabalık/yakınlık ilişkileri ve torpil gibi unsurların, iyi bir mevki ve hatırı sayılır bir kazanç elde etmede tahsil ve beceriden çok daha faydalı olduğunun keşfiyle birlikte, tahsilli insanlara karşı bir itibarsızlaştırma meyli müşahede edilmektedir. Bu itibarsızlaştırma operasyonlarından en çok nasibini alan gruplardan biri de maalesef doktorlarımızdır.

Bütün bunların üstüne, düşük maaşları da eklenince katlanması zor bir durum ortaya çıkıyor. İki yanlıştan bir doğru çıkmayacağını söyleyenler olmuştu ama dört beş yanlışı birden irtikap edip doğru bir sonuca ulaşamayacağımızdan kimse bahsetmemişti. Yaşayarak öğreniyoruz.

Randevu bulma zorluklarının tamamına sabrederek doktor kapısına dayanan hastalar randevu saati geldiğinde de kapıda isminin yazılmasını bir süre daha beklemek durumunda kalabilir. Önceki günden randevusu olduğu halde gününde/saatinde bakılamamış hastalar, yaptırdığı tahlillerin sonucunu göstermeye gelenler ve randevu almadan hastaneye gelip, aralara ismini yazdırabilme önceliğine sahip insanlar çıkar, randevulu hastamız bekler de bekler. Kimi hastalar, işyerinden kısıtlı bir süre için izin alabildiğinden, ismi bir müddet yanmayınca muayene olmasa bile gitmek zorunda kalır ve istatistiklere “randevusuna gelmeyen hasta” diye eklenir.

Doktorun yanına girme şansı bulan hasta elini biraz çabuk tutmalıdır. Bazı branşlarda muayene için ayrılan süre 10, bazılarında 5 ve hatta yoğun branşlarda 2 dakikaya düşmüş durumda. Doktor bu kısa süre içerisinde hastanın hem bütün şikayetlerini hem tıbbî hikayesini ve gerekirse hastanın ailesinin genetik unsurlarını dinleyecek, yapılmışsa tetkik ve tahlil sonuçlarına göz atıp hastanın durumunu değerlendirecektir. Tabii ki, bu arada birileri odaya girip muayeneyi sabote etmezse!

Doktor bulma şansının çok az olduğu branşlardan biri olan cildiye randevuma hasta olarak gittiğimde, muayene esnasında, önce destursuz açılan kapıdan bir teknisyen girip klimayı inceledi. İki dakika sonra bir hemşire içeri daldı ve annesi için ilaçlar yazdırdı. O gittikten hemen sonra doktorun kullandığı azot gazı tüplerini değiştirmek için başka bir görevli geldi. Odaya serbestçe girilip çıkıldığını görüp içeride hasta olmayabileceği umuduna kapılan veya sadece merak saikiyle kapıyı açıp bakan hastalar oldu. Hasta-doktor mahremiyetine gösterilen saygı göz yaşartıcı seviyede, anlayacağınız.

Acizane tavsiyem; doktora aktaracağınız önemli bilgileri randevu saatinden önce not ediniz, gerekirse muayene esnasında notları gözden geçiriniz. Bu iş yoğunluğunda çalışan doktor, hastaların hangi birinin durumunu aklında tutup takip edebilir? Bir an önce hastayı gönderip yenisini almayı doktora sistem dayatıyor. Hasta ve tetkik işlemi sayısı arttıkça sosyal güvenlik kurumundan gelir akıyor sisteme.

Sigortası olmayan, randevu bulamayan, iş saatlerinden feragat edip doktora gidemeyenler de acil servislerine hücum ediyor. Doktor bir kardeşimiz, acil nöbeti sırasında sabah 04.00 civarlarında 600’e yaklaşan sayıda hasta kabul ettiğine dair dramatik bir sıramatik resmi göndermişti.

Geçen hafta “doktor doktor kalsana...” dedik ama insani şartlarda çalışabileceği, can tehlikesi olmayan, işinin hak ettiği maaşı alabileceği özel hastaneler ve yurtdışı imkânı varken, kalmayı seçmek de fedakârlık istiyor. Doktorlar, bize kendi üslubumuzla cevap veriyor:

“Uzun uzun kuyruklar

Dövülüyor doktorlar

Ben ülkede nasıl kalayım

Doysun kâra müteahhitler”

Link:  https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/doktor-nasil-kalsin_597077

Gitmek mi zor, kalmak mı...



Son yıllarda, sosyal medyada “Türkiye bir … kaybetti!” muhtevalı gönderileri çok sık görmeye başladık. Noktalı yerlere doktor, mühendis, yazılım uzmanı, avukat, mimar gibi nitelikli meslek isimlerinden birini koyabilirsiniz. Bu meslekleri edinmek için okunması gereken okullara girmek ve alınması gereken eğitimleri tamamlamak belli bir zeka-bilgi birikimi gerektiriyor, yani öyle her kolunu sallayanın icra edebildiği işler değil.

Okullara girebilmek için ortaokuldan ve hatta ilkokuldan başlayan uzun bir hazırlık maratonunu geçmek gerekiyor öncelikle. Okulu kazanmak yetmiyor, okurken günün şartlarına göre kendini yetiştirmek de lazım. Malum, teknoloji baş döndüren bir hızla gelişiyor ve daima yeni teknikler, yeni araçlar veya yepyeni kaynaklar ortaya çıkıyor, bunları takip edip kullanabiliyor olmak meslekî anlamda çok önemli. Literatürü tarayabilmek için yabancı dil de şart.

Hazırlık aşamasından başlayıp okul sonuna kadar uzanan masraflı bir süreç: Ders materyali (eskiden sadece kitaplar yeterli olabilirdi ancak günümüzde test kitapları, deneme sınavları, online ortamda takip için çeşitli abonelikler, bu abonelikler/dijital içeriklere erişebilmek için internet bağlantısı olan akıllı cihazlar gibi enva-i çeşit araç de eklendi), dershane-özel kurs-etüt salonuna yazılma… Sınavlara hazırlık kısmı, nereden bakarsanız, bir araba fiyatı kadar masraf çıkarıyor. Nereden baktığınız önemli, TÜİK ile EN-AG aynı şeye baktığı halde buldukları sonuçlar çok farklı olabiliyor.

Kazandıktan sonra da kitap/kaynak almak gerekiyor, bölümüne göre farklı ders araç gereçleri edinmek şart. Ayrıyeten, okullar piyasanın güncel ihtiyaçlarına göre eğitim vermeyebiliyor. Öğrenci piyasada kullanılan teknikler ve araçları öğrenebilmek adına fazladan kurslara yazılabiliyor veya piyasada geçerli olan çeşitli sertifika sınavlarına giriyor. Çoğu para tuzağı zaten bu sertifika sınavlarının da; hazırlanması ayrı masraflı, sınava girmesi ayrı… Yeme-içme, ulaşım, giyim, sosyal münasebetler de önemli bir yekûn teşkil ediyorken, şehir dışında okunuyorsa barınma ve seyahat masrafları da eklenecek haliyle.

Yabancı dil hazırlık bir sene, uzatma olmamışsa en az dört yıl süren lisans eğitimi, okul bittikten sonra iş sınavlarına/sertifika sınavlarına hazırlıkla geçen bir sene olmak üzere altı sene  gidiyor. Tıp eğitimi alanlar için, uzmanlık eğitimi ile birlikte bu süre on-on iki yılı bulabiliyor.

İnsan ömrünün en verimli yıllarının kullanıldığı, su gibi para harcanan, meşakkatli ve uzun süren bu sürecin sonunda, tam da artık bilgi birikimi ve yeteneğini faydaya dönüştürme sırası gelmişken, kendine, ailesine, çevresine, vatanına ve milletine yararı dokunabilecek duruma geldiğinde bu gençlerimiz neden ülkeyi terk edip yabancı diyarlara gitmek istiyorlar?

Gençlerimizin geleceğe dair umutları yok. Babadan, dayıdan torpilli değillerse, siyasî bağlantıları olan tanıdıkları yoksa veya bu bağlantıları satın alacak paraları veremiyorlarsa iyi bir iş imkanına kavuşamayacaklarını düşünüyorlar. Kendilerini ne kadar yetiştirirlerse yetiştirsinler, yazılı sınavlardan ne kadar yüksek puan alırlarsa alsınlar, mülakatlardan elleri boş döneceklerini ve “Selam ve dua ile…” notu ile biten bir referans mektubuna sahip kişilerin başarılı sayılacağını biliyorlar. Küçük bir azınlık “Babam sağolsun, işi alır dururum” derken geri kalanına şarkı sözündeki gibi “Kader sağolsun, ben giderim” demek düşüyor.

Akademik alanda kendilerini geliştirsinler ve orada kariyer yapsınlar diyecekseniz hiç demeyin. Geçenlerde bir üniversite, resmi gazeteye verdiği ilanda almayı düşündükleri adayın ismini yanlışlıkla yazdığını hatırlatayım, akademi dünyasının hal-i pürmelalini siz düşünün. “Rektör Baba”ların çiftliği gibi yönetilen üniversiteler, bütün akraba-i taallükatı işe almak için gayet uygun. Siyasî müdahalelerle, en iyi üniversitelerimizden biri olan Boğaziçi’nin içine düşürüldüğü durum ortada.

Ülke ekonomisi kötü durumda ve maalesef iyiye doğru gitmesini sağlayacak herhangi bir adımın atıldığı görülmemekte. Kamu kaynaklarının kötü kullanıldığı ve belli zümrelere sermaye transfer edildiği sır değil. Gerekli olup olmadığına bakmaksızın, rant oluşturmak için projeler düzenleniyor ve ihaleler iktidara yakın kişi ve kurumlara veriliyor. Hayvancılık can çekişiyor, tarım üreticisi “zarar edeceğime, yatarım” diye düşünüyor. Ülkemizde en bol yetişen ürünleri bile dışarıdan ithal eder hale geldik. Dış borçlar dağ gibi yükselmiş, rezervler suyunu çekmiş. Dışarıdan bulunan finansmana dünyanın en yüksek faizi ödeniyor.

Katma değeri yüksek ürün ve teknoloji üretiminde neredeyse yokuz. Lisan-ı hal ile “Niye üretelim ki, el oğlundan alabileceğimiz telefonu ve arabayı… İthal edenler, iki ürün parasını vergi olarak devlete versinler. Dağı taşı betona bulayacak işler yapalım, liman, maden gibi değerli yerleri yabancılara satalım, orman arazilerini imara açalım, zeytinlikleri yok edelim, rantın keyfine bakalım…” deniyor sanki.

Çalışarak kazanılması mümkün olmayan paralarla şatafatlı hayatlar sürenler, debdebe şovlarıyla sosyal ve sosyal olmayan medyanın her alanında at koşturuyorlar. Gözlerine sokulan bu ihtişamı kanunî ve meşru dairede kalarak elde edemeyeceğini bilen gençler, en kısa yoldan bu imkânlara sahip olmak için haram-helâl dinlemeden önlerine çıkan fırsatları değerlendirmek istiyor, borsa, kripto para, kaldıraçlı döviz piyasaları, online bahisler, kara para aklama, satılması yasak olan maddelerin ticareti ve burada sayamayacağımız bir sürü yöntem kullanmakta beis görmüyor.

Genelde suça göre değil, işleyene göre ceza yazan bir sistemde adalet olur mu? Barınamıyoruz diye tweet atan gençler anında polis marifetiyle bulunup tutuklanıyor, öte yandan depremde bas bas bağırıp yardım isteyenler ölüme terk ediliyor. Sesleri çıkmasın diye deprem sırasında twitter bant genişliği bile daraltıldı, kimse tweet atamaz oldu. Sokakta gasplar, cinayetler gırla gidiyor, gündüz ortası mafyalar arası çatışmalar çıkıyor ama ya tutuklanan olmuyor veya tuutklanan iki gün sonra salıveriliyor. Öğrenciler ise okulda gösteri yapsa copla susturuluyor, eleştirel sosyal medya paylaşımları sebebiyle anında soluğu hakim karşısında alıyor.

Kısaca, ifade hürriyeti yok, insanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar ve günden güne yiyecek ekmek bulmakta zorlanıyorlar. Bir yolunu bulup yurtdışında yaşamayı tercih ediyorlar.

Peki, gitmek kolay mı ve gidilen yerde her şey mükemmel mi?

Öncelikle haberleşme imkânlarının arttığı günümüzde yurtdışından birileri ile temas kurmak eskiye nazaran daha kolay. İnternet vasıtasıyla başvurular yapmak mümkün. Ancak her ülkenin kendine göre şartları var. Kimi kendi dilini çok iyi bilmeyeni görüşmeye bile çağırmıyor. Yapılacak olan işe göre farklı tecrübe, sınav veya sertifikasyonlar şart koşulabiliyor. Bu sınavlar haliyle kolay değil, sıkı bir çalışma ve iyi bir dil bilgisi gerekiyor. Sonra vize bulmak sıkıntısı var.

Diyelim her türlü bürokratik engeli aşıp gitti bir kardeşimiz, orada yaşamak ne kadar kolay acaba? Kültür şoku, küresel olarak artan yabancı düşmanlığı, din ve inanç farklılığından kaynaklı olarak hijyen ve beslenme gibi gündelik rutinlerde bile zorluk çekme, gidilen ülkede vatandaş olmayanların hukukî olarak yaşaması muhtemel problemler… Sevdiği insanlardan ve memleketinden uzak kalmak da cabası… Yine de, çalıştıkları kadar kazanabilecekleri, yabancı ve kimsesiz de olsalar kanunların ve hukukun kendilerine sahip çıkacağı inancındalar.

Gitmek de kolay değil, kalmak da… Ama kalıp da, kimsenin gitmek istemeyeceği bir ülke olalım diye çalışanların işi en zoru. “En zor”a gönüllü olanlara selam olsun…

Link: Gitmek mi zor, kalmak mı? | Genç Yorum (gencyorumdergisi.com)

La Fon'dan Masallar

 

La Fon'dan Masallar

Bir varlık, bir yokluk, itibara gitmiş çokluk, saraya kavuşmuş Okluk...

Evvel zaman içinde, kalburüstü olduğu söylenen ekonomiye rağmen ithal edilen saman içinde... Bir pire, bir pireye “bre pire, gel beraber bir berber dükkânı açalım” demiş iken, KDV’ler TL iken, bu masalı ileride okuyacak olan torunların dedelerinin zamanında verilmiş olan müteahhit garantileri dolarla tıngır mıngır ödenmeye başlanmış iken...

Uzak mı uzak diyarların birinde, kendilerini dev aynasında gören bir ülke varmış. Durumlarının fevkalâde iyi olduğuna inanmışlar ya bir kere, zengin ülkelerin yaptığı gibi bir “varlık fonu” kurmaya karar vermişler. Ancak, gelişmiş ülkelerdeki gibi cari fazlası veren bir ticaretleri ve üretimleri olmadığı için, komşuları olan BİMbir gece masallarından, adı “La Fon” olan çakma bir fon temin etmişler.

Böylece La Fon’dan masallar devri başlamış. Vatandaşlara “öyle zenginsiniz ki, buzdolabı olmayan ev yok” diyorlarmış. Buzdolabının görünmeyen kısmı olan kapağının içindense hiç bahsetmiyorlarmış. Bir ara, dolabın içini doldurmak isteyen vatandaşlar için tanzim çadırları kurmuşlar. Haliyle, çadırların önünde uzun kuyruklar oluşmuş. Kuyruğa girmiş insanların görüntüsü karizmalarını bozmasın diye ona da varlık kuyruğu demişler.

Ülkede bir felâket yaşanmışsa, yardım bekleyen mağdurlara izbandut gibi “İBANdut” fırlatmışlar. Devletin o işler için kullanılan fonunda para mı yok diye soranlara hain, terörist etiketi yapıştırmışlar. “Sırası mı şimdi, birlik olma zamanıdır, siz size yetersiniz” deyip çıkmışlar aradan.

Sıva selleriyle her tarafa beton çalınır, çamlı ormanlar bölük bölük bölünürmüş. İstisnalarla imar planları delinir, Kiramen-Kâtibin’den hallerini böyle yazmaları istenirmiş. Dört bir yanı betona bulanmış bu ülkede cemre düşmezmiş. İkinci emre kadar taş düşermiş. Meselâ damadı eleştiren yurttaşların başına damat kadar taş düşer ve bir sonraki eleştiriye kadar düşmeye devam edermiş. Başlarına küçük taşların düşmesini isteyen kişilerin küçük şeyleri eleştirmesi gerekirmiş. 

Emir ve buyruklar, davul zurna eşliğinde, “med-yal”lar denilen tellâllar vasıtasıyla halka iletiliyormuş. Makbul bir Med-yal, aka aka dolmuş bir havuzdan sınırsızca yararlanırmış. Kabul görmeyenleri ise resmî ilânattan mahrum bırakılırmış. Habercileri kontrol eden RTEÜK (Reisin Tellâlları Üst Kurumu) namındaki kurum, hoşlanmadığı herkese bol bol ceza yazarmış.

RTEÜK, kaynaklarını kuruttuğu habercilerin ayakta kalabilmek için dışarıdan fon bulduklarını öğrenince küplere binmiş. Bunu da bahane eden yöneticiler, yalan haberlerle mücadele etmek adına bir kanun çıkarmaya koyulmuşlar. Kanunun adı “tez enformasyon kanunu” olacakmış. Yalan haberlere beş yıla kadar zindan cezası verilecek olan kanunun sloganı “kaynağı tek enformasyon, tez enformasyon, yok olsun dezenformasyon” şeklinde olacakmış.  

Halkın kafası karışmış tabiî, bir haberin kime göre, neye göre yalan olduğuna nasıl hükmedilecekmiş? Verileri tekelinde bir silâh gibi tutan devlet, “veri tabanı’casını” kullanarak, bizzat kendisi “veri TÜİKasti” yapıyormuş çünkü. İşsiz sayısı artarken işsizlik oranının düştüğü açıklanıyor, bütün fiyatlar katlanırken enflasyonun düştüğü ilân ediliyormuş. Hasta sayıları gizleniyor, afetlerde ölü sayıları az gösteriliyormuş. Hele, deprem şiddetini olduğundan düşük göstermenin mantığını kavramak zormuş. Yıllar boyu, Allah’ın her günü, emekliye zam müjdesini manşetten veren gazeteye kimse “bu neyin zammı, hani nerede?” diye sormuyormuş. 

Bütün dünya ülkelerinin vatandaşlarına bedava sağladığı bir hizmet için, milletin gözünün içine baka baka, “falanca ülkede 100 euro alıyorlar, biz parasız veriyoruz” diyen devlet görevlisine bu kanun uygulanacak mıymış? Ya da, aralarında sadece bir kaç gün geçen “uçağımız hiç yok”, “uçağımız var, ama bozuk” ve “komşulara istedikleri kadar uçak verebiliriz” gibi birbiri ile çelişen cümleleri kuranlara ne denecekmiş? Etkili dış polika sonucunda bölgede nüfuzunun arttığı söylenirken ülke nüfusunun göçlerle arttığını gören vatandaş, kimi kime şikâyet edecekmiş? Yine, bir kaç gün arayla verilen “göç yoktur”, “göç vardır, ama düzensiz değildir”, “duvar inşa edeceğiz, kimse giremez”, “kapıları açmayıp ne yapacaktık?” ve “o kadar da göç olmadı, yalan söylemeyin, şu kadar kayıtlı ve bu kadar da kayıt dışı göçmen geldi” açıklamalarının hangi birine inanacakmış? “Kayıt dışı verileri nereden biliyorsun, rakamı verebiliyorsan kaydetmişsin demektir...” demek isteyenler varmış, ama diyemiyorlarmış. 

Nasıl bitiriyorduk, tamam: Gökten “göç alma” düşmüş...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/la-fon-dan-masallar_548309

Beyinler Göçü

Beyinler Göçü

 

Değerli kardeşlerim, 

Geçen gün bir haber gördüm, Belçika’da Laurent Simons adındaki 11 yaşında bir çocuk, Anvers Üniversitesi’nin 3 yıllık fizik bölümünü bir yılda ve en iyi dereceyle bitirmiş. İleride ne yapmak istediğini sormuş olmalılar ki cevaben “Hedefim ölümsüzlük. Vücutta mümkün olduğunca fazla sayıda parçayı mekanik parçalarla değiştirmek istiyorum. Bunun için bir yol hazırladım. Bulmacanın ilk parçası kuantum fiziği” demiş. 

Öncelikle, gayretleri için kendisini ve ailesini takdir ediyoruz. Bakıyorum, ülkemizin eğitim sistemini eleştirmek isteyen mahfiller hemen harekete geçmiş, buradan bize saldırıyor. Bizim ülkemizde neden böyle çocuklar yetişmiyormuş, bu kadar yetenekli çocuk bizde olsa harcanırmış falan... 

Hamdolsun, eğitim sistemimiz o kadar iyi seviyede ki, Laurent gibi binlerce çocuk var bizde, sayısı çok fazla olunca, haber konusu olmaktan çıkıyor, bizim için vak’a-yı âdiye yani. Şimdi diyeceksiniz ki, neden duymuyoruz, hani neredeler? Pek tabi, aileleri çocuklara nazar değsin istemedikleri için gizli tutuyorlar, biz de kendilerine saygı duyuyor ve açıklamıyoruz. Boğaziçi Üniversitesini 6 ayda komple bitiren biri var mesela, arayan Bulu’r...

Şimdi, bu kadar övülen Laurent ne yapmış, 10 yaşında üniversiteye girmiş. Yetenekli çocuklarımız için aynısını yapalım desek, yetenekli olup olmadıklarını anlayacak yetenekte bir kadro lâzım bize. O işi yapması beklenen insanlar maalesef eski Türkiye şartlarında eğitim gördüler. “Yahu, parasıyla değil mi, dışarıdan uzman getirsenize!” dediğinizi duyar gibiyim. Yurtdışından gelecek kişiler tahkim sigortası görmek ister, dahi çocuk sayısının garanti edilmesini ister... Neyse, olmadı bizim Alicengiz şirketi ile görüşürüz bu mevzuyu, bir şekilde çözerler. 

Diyelim, dahi çocukları tesbit edip onlara sınıf atlatmaya başladık, bakanı, milletvekili, valisi, kaymakamı sıraya girip, “bizim oğlan da çok zeki, bilgisayarda oynayamadığı oyun yok”, “iki yaşında tableti çözdü, benden iyi kullanıyor” deyip çocuklarına iltimas geçilmesini istemeyecek mi? Müsteşarlar, hâkimler ve savcılar bahsetmiyorum bile. Sadece kendi çocukları için isteseler yine iyi, yeğenleri, kuzenleri ve komşuları için de “sınıf atlatılacak üstün zekâlı” belgesi almaya kalkarlar... 

Sınıf atlatılan çocuklar çok mutlu olacak mı sanıyorsunuz? Atlatıldıkları sınıftaki diğer çocuklar yaş ve beden olarak daha büyük olacağından, yeni çocuklarla dalga geçip onları dövmeye kalkarlar, al başına belâyı! Hatırlarsınız, Atakan diye bir çocuk çıkmıştı haberlere, felsefe kitaplarını okumuş yorum yapıyordu. Ne oldu, kameraların odağı haline gelip eleştiri yağmuruna tutulunca devamı gelmedi... Yok kardeşim, kimseye haksızlık olmasın diye bütün çocuklarımızı aynı tornadan geçirmeye devam edeceğiz, kimse kusura bakmasın...

Meşhur Laurent’in okuduğu üniversite aklıma takıldı, adı Anvers. İngilizce “answers” kelimesi cevaplar demek. Dünyaya hava atmak için cevapları bu çocuğa önceden sınav sorularının cevaplarını vermiş olmasınlar? Biz, Belçikalıların ciğerini biliriz, ciğerini! Ne belli çakallık yapmadıkları?

Şükürler olsun ki, bizim kendi çocuklarımıza olan inancımız tamdır. Cumhurbaşkanı yardımcımız “Uçan araçlarda dünya liderliğine oynayan bir Türkiye olacak” sözleri ile bunu ifade ederken, Teknoloji ve Sanayi bakanımız da boş durmadı ve “Türkiye kendine inanmış, ufku samanyolu galaksisi kadar geniş, çalışkan gençleriyle uçan arabalarda da dünya liderliğine oynayacak. Nasıl ki insansız hava araçlarındaki başarımız şu anda bütün dünyanın dilindeyse, bütün yenilikçi alanlarda da gençlerimizle birlikte iddiamızı ispatlayacak başarı hikâyelerini yazacağız. Ufku samandan öteye geçemeyen muhalefet inansa da inanmasa da biz bu başarı hikâyelerini yazacağız. Bizim potansiyelimiz bunları yapmaya kadir, çünkü biz gençlerimize güveniyoruz” diyerek kendisini destekledi. 

Eskiden, dışarıya doğru beyin göçü verirdik. Yetişmiş insanlarımız yurtdışına kaçardı. Şimdi bakıyoruz, sanal çiftliklerden tavuk, inek kiralatan, yumurtayı boyayıp millete 10 katına satan ve tosuncuk ismiyle bilinen dahi çocuk, kendi isteğiyle ülkemize geri geldi. Gümrükten bir liraya aldığı su yumuşatma cihazını, köylülere “benzin tasarruf cihazı” diyerek 72 liraya satan ticaret dehası vatandaş dahi yurtdışında yakalanmış, ama ilk fırsatta memleketine dönmek istiyor. 

Böyle yetenekli çocuklar bizde olduktan sonra, şimdiye kadar uçak yapmamış olsak da, araba üretmemiş olsak da, uçan araba konusunda dünya lideri olacağız. Çatlasanız da olacağız, patlasanız da olacağız, böyle biline...

Link: Beyinler göçü - YENİ ASYA (yeniasya.com.tr)

Öne Çıkan Yayın

Cesur Yeni Türkiye

Cesur Yeni Türkiye Zaten iyi durumda olan ekonomimiz, başkanlık sistemine geçişimizle birlikte uçuşa geçti, hamdolsun. Bütün göstergelerimi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: