Bu Blogda Ara

Arşiv

Bit Koyup Mgabyte Almak

Bit koyup Megabyte Almak

Yabancı sermaye ile olan ilişkilerimiz gittikçe karmaşık hale geliyor. Üretime ve ihracata dayalı faaliyeti oldukça az olan ekonomimizin kendisine karşı olan muhabbeti çok fazla ve durmadan çağırıyoruz kendisini. Çıkarmışız dışarı yatırım kaplarımızı, yağar da “dolar” diye bekliyoruz. Öte yandan, dış politikayı içerden oy devşirme maksatlı kullanan ehl-i siyaset-i hamaset, her hafta başka bir sermaye grubunu model olarak kullanıp “düşmanların büyük resimleri” isimi yağlı boya arşivine yeni çizimler ekliyor. Resmedilen yabancı sermaye olunca altın oran kaidesine daha çok uyuluyor olduğunu sanırsınız ama maalesef çok orantısız tasvirler çıkabiliyor ortaya. Bu resimlerden ürken yabancı yatırımcılar gelmeye çekiniyor, daha önce geldiyse de kaçmanın yollarına bakıyor haliyle.
“Yeter ki dışarıdan para gelsin ülkedeki çarkları döndürsün” düşüncesi ile adeta Orhan Veli şiiri gibi sesleniyoruz yatırımcılara:

“Çağırsam, sesimi duyar mısınız, borsalarımda?
Dokunabilir misiniz yatırımlarıma ellerinizle
Doldurabilir misiniz tulumbamı, gözyaşlarınızla?
Bilmezdim inşaatların bu kadar çok
Kredilerinse bu kadar kifayetsiz olduğunu
Temerrüde düşmeden önce
Bir borç var, biliyorum
Her şeyi ödemek mümkün”

Dış sermayeye hitap şeklimiz bazen Attila İlhan gibi de olabiliyor:

“Ben sana mecburum bilemezsin
Dolarlarını kasamda tutuyorum
Büyüdükçe %11 büyüyor ülkem
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum (Sıcak para etkisi dedikleri şey olsa gerek)
..
Ne vakit bir altyapı projesi düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Parasız ve ellerimizi kirletmeden  (Müteahhit Fikri usulü)
Ne vakit bir altyapı projesi düşünsem
İhaleye senin paranla başlıyorum
İçinde gizli garantiler dolaşıyor sözleşmelerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin”

Kendisi olmadan yapamadığımız, ancak onu da ihanetler sarmalının orta yerinde gördüğümüz ve güvenmediğimiz dış sermaye ile ilişkimizi en iyi anlatan sahnelerden biri de Kadir İnanır’ın filmin aktristine kendisini sevip sevmediğini sorup olumsuz cevap aldıkça tokat atması ve aynı sorunun üçüncü tekrarında “evet” cevabı alınca yine tokadı basarak “yalannn söylüyorsun!” dediği olsa gerek.

Küresel ekonomik ilişkilerin girift bir hal aldığı zamanımızda, ülkemize gelen yabancı sermaye de bizim kara kaşımıza sevdalı olup gelmiyor. Ticari çıkarlarına uygun gördüğü ve güvenlikten emin olduğu sürece buraya gelip iş yapabilir. Ajan, terörist  ve hain gibi sıfatlarla itham edilmenin ve varlıklarına el konmasının çok kolay olduğu OHAL rejiminde kendisini güvende hissedebilir mi? Hukuk uygulamarının keyfiliği, demokrasi ve insan hakları konusundaki uluslararası endekslerde sürekli daha düşük seviyelere gerilememiz sadece yabancıları değil vatandaşlarımızı da olumsuz etkiliyor. Tüketici güven endeksi, kriz etkisi ile en düşük değerlerine yaklaştığı 2008 rakamlarına yakın yerlerde seyrediyor.

El parasına güven olmuyor madem, kısa sürede bir sanayi hamlesi yapmak ve ihracatı katlamak da kolay değil, neden ülke olarak bitcoin’e yatırım yapmıyoruz? Hazır,  Varlık Fonu’muz var ve ülkenin en münbit varlılarını bünyesinde toplamış, versin parasını, dünyadaki bütün bitcoinleri satın alsın. Şimdi bana, bütün bitcoinlerin piyasaya çıkmadığını (madenciler tarafından çıkarılmamış bitcoinler olduğunu) söyleyecekler çıkacak. Kardeşim, topraktan girmekten bahsediyorum bu işe… “Yerin üstü-altı ne kadar varsa bütün bitcoinleri sar, paketle” diyeceğiz piyasaya. Hem toptan alınca daha ucuza da alırız belki. Artık bu para bir devlet desteğine sahip olur, istediğimiz zaman ve istediğimiz kadar piyasaya sürebiliriz. Algoritmasını değiştirip üretilebilecek maksimum bitcoin sayısını da 21 milyondan sonsuza çekeriz.  Değeri on yüz bin baloncuk seviyesine çıkınca da satışı hızlandırırız. Bit koyup megabayt alırız.

Ha, işler ters mi gitti, bitcoin enflasyonu mu yaşandı, sıfırlarını sileriz olur biter! “Bir megabytecoin, artık  bir yeni Türk coinidir” dediğimizde kim itiraz edecek?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/bit-koyup-megabayt-almak_449522

(M)izah-ı Gündem


Mizah-ı gündem
Gündemi itibarıyla çok yoğun zamanlardan geçiyoruz. Kediye işkence yapan asker görüntüsüyle geçen haftaya başladık. Her kesimden insan ortak ve haklı bir şekilde tepki gösterdi. Bütün tepkiler orada harcanmış olmalı ki hemen akabinde gelen, miğfer ile başına vurularak katledilen başka bir asker haberi yürekleri dağladı ama kedi haberi kadar kendine makes bulmadı. Enteresandır ki acılarımız da kutuplaştırıcı ve birleştirici olarak farklı kutuplara ayrıldı.
***
Muhalefet partisi, Cumhurbaşkanı’nın bazı akraba ve yakınlarının hesaplarından yurtdışındaki şirketlere yüklü miktarda para transferi yapıldığını söyledi ve yapılan işlemlere ait olduğunu ifade ettiği dekontları ve SWIFT mesajlarını kamuoyuyla paylaştı. “İthalat dışı döviz transferi” ifadesinden  neden illa da yurtdışına para çıkarıldığını anlıyorlar, bilmiyorum.
Hükümete yakın yayın organları daha belgeler paylaşılmadan onları sahte ilan etti. Kimi de yapılan işlemlerin ülke içinde kaldığını iddia etti. Hükümet partisi konu ile ilgili bilgilendirici mahiyette hazırladığı broşürde muhalefet partisinin kullandığı belgelere yer vererek “işte gerçek belgeler” dedi. Mustafa Erdoğan isminin geçtiği kısmı buğulandırarak elde edilen gerçek belgeler iyi ki ortaya çıkarıldı.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı “Bazı haberler, sinyaller alıyorum bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerinin olduğunu duyuyorum. Buradan sesleniyorum, önce kabinemize sesleniyorum, bunların hiçbirine çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir. Bu ülkede kazanıp varlıklarını yurt dışına çıkarmaya çalışanlara iyi nazarla bakamayız” dedi. Hemen ertesi gün, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek şöyle düzeltti: “Türkiye serbest piyasa ekonomisine sahiptir. 1989 yılından beri isteyen herkesin yurt dışına parasını çıkarma hakkı vardır ve bu devam etmektedir” Maddiyatıyla, “MAN”evi”yatı”yla herşeyini toplayıp yurtdışına çıkarmak ihanet sayılır mı bilmem ama hoş bir şey değil cidden. Bakınız Yerli Malı Haftası geliyor, lütfen dikkat edelim.

Biz adaya para yollandı mı yollanmadı mı tartışması içerisindeyken “Elon” Musk’ı, Boeing firmasının CEO’suyla Mars’a adam yollamanın ilki olmak konusunda yarışıyor. Neyse ki bu adamlar yerli değil, yer küre dışına gitmek için can atan ve birbiriyle yarışanlar yerli olmaz zaten, kusura bakmasınlar! “Hain ve terörist” de derdim ama ayıp olur şimdi, hem ülkemizi ziyaret etti, hem de uydularımızı onun araçlarıyla uzaya fırlatacağız nasipse.
***
Haftanın incilerinden biri daha geliyor: Ekmek Sanayii İşverenler Sendikası Genel Sekreteri Cihan Kolivar, ekmeğin, ucuz olması nedeniyle israf edildiğini iddia etti ve “Bana kalsa ekmeği 5 liraya yediririm israf olmasın diye. Siz hiç çöpte sucuk, pastırma, kavurma gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü pahalı” dedi. Naçar kaldıkları için mi, yoksa sucuk salam düşünüp akıllarına Macar geldiği için mi bilinmez, Halk oyunları yarışması için Macaristan’a giden 16 kişilik ekipten 11 kişinin yurda dönmediği ve iltica ettikleri ortaya çıktı. Halaydı, gerçek oldu.

Aslında şimdiki sağlık sisteminin selameti için bence ekmek fiyatında indirime gidilmeli ve bir ekmek 50 kuruş olmalı. Çünkü ekmek ucuz olduğunda, pahalı olduğu için salam, sucuk, pastırma gibi şeyleri alamayan vatandaş, karnını doyurmak için yarım ekmek arası çeyrek ekmek yemeğe başlayacak. GDO’suydu hormonuydu, katkı maddeleriydi derken zaten bozulmuş olan ekmeği daha çok yiyen vatandaş buna bağlı olarak daha çok hasta olacak. 20 sene boyunca hasta garantisi verilmiş yeni hastaneler yok mu, şehir hastaneleri… Hah, işte madem onlara söz verildi, artık vatandaş ta görevini yaparak kendini hastanelere abone edecek tedbirler düşünmeli, değil mi?

***
Azeri söz yazarı ve besteci olarak anıldığını ilk defa duyduğum Reza Zerrab için Dışişleri Bakanlığımızın iki defa nota verdiğini biliyoruz. Zerrab ve notalar denince nedense aklıma sadece “do”lar geliyor. Malum, iki adet farklı do notası var. Hükümet basını da, Zerrab’ı cari açığımızı kapatan ve ihracat şampiyonu bir kahraman ilan etti, arka fonda Türk bayrağı ile çekilmiş görüntülerini yayınladı. Bu ince do örneğiydi. Şimdi ise casus olduğu öne sürülerek bütün mal varlığına el konuldu, bu da kalın do olmalı.  Kudüs konusunda veya ülkemiz için Zerrab meselesinden çok daha hayati olduğu bilinen başka konularda ABD’ye nota verilmiş midir?
Not: “Ey” iki harfli olsa da, söylenirken y harfi dört elif miktarı uzatılsa da nota sayılmaz.
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/m-izah-i-gundem_448343

"Hamil-i Kart Yakinimdir"

Hamil-i kart yakinimdir

Geçen hafta, Ulusal Akıllı Ulaşım Sistemi adı verilen bir projeyle Türkiye’nin bütün illerinde ulaşım sistemlerinde kullanılabilecek tek bir kart geleceğini müjdeleyen haber, pek çok gazete ve haber kaynağında yer aldı.
Halihazırda her ilde farklı bir kart sistemi kullanılıyor. Ankara’da okuyan, ama ailesinin İstanbul’da ikamet ettiği ve aslen İzmir’li olup akrabalarının önemli bir kısmı İzmir’de oturan bir öğrenci, Bursa’daki arkadaşlarını ziyarete giderse 4 adet farklı kent kart almak zorunda, üstelik bunlardan sadece birinde öğrenci indiriminden faydalanabiliyor. Halbuki üniversitenin kendisine verdiği öğrenci kartında bütün Türkiye genelinde öğrencilere tanınacak indirim ve faydalardan yararlanabileceği yazıyor!

Gazete haberleri arşivine bakıldığında 2012 yılından beri her sene “tek kart için düğmeye basıldı” minvalinde aynı haberin çıkmış olduğu görülebilir. Bu sene bu proje hayata geçecek mi, şimdilik bilmiyoruz. Farklı sistem altyapıları kullanan şehirlerde bu entegrasyonun tam olarak nasıl yapılacağı anlatılmamış. Yerli bir yazılım sisteminin ortak olarak kullanılacağı bilgisi var. Meselâ, İstanbul’da kullanmak üzere üzere kartına aylık abonmanlık yüklemesi yapan bir kişi, başka şehirde de bunu kullanabilecek midir?

Aslına bakarsanız, kullanımına yeni geçilen kimlik kartlarında temaslı ve temassız kullanılabilecek çipler var. Bütün kredi kartı bilgileri, ehliyet bilgileri, öğrenci kimlik kartları, kurumların kapı giriş kartları, yemek kartları velhasıl, şu anda cüzdanımızı dolduran bütün kartlar ve tanımlamalar, çipli kimlik kartlarımızda toplanabilse ne iyi olurdu.

Ulaşımda tek kart uygulaması iyi olacak da, tek tarife uygulanabilecek mi acaba? Son zamanlarda İstanbul kart bastığında ekranda “ücretsiz” yazan kişilerin sayısında oldukça fazla artış görüyorum. Ücretsiz seyahat edebilecek kişilerin belirlenmesi hususunun, “4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında  Kanun” çerçevesinde Bakanlar Kurulu yetkisinde olduğu belirtilmiştir.

İETT sayfasında ücretsiz seyahat kartları şöyle sıralanmaktadır: 65 yaş, harcırah, engelli, PTT, TÜİK, Şehit Ailesi, Şehit Eşi, Refakatli, Sarı Basın kartı, EHS (Emniyet hizmetleri sınıfı, muvazzaf asker-polis), Belediye Zabıta, Millî Sporcu, Gazi, Gazi Ailesi, Vazife Malülü ve Vazife Malülü Ailesi.
Yukarıda sayılanların dışında olan ve İETT sayfasında bulunmayan “Denetim Kartı” sahipleri de ücretsiz seyahat edebiliyormuş. Kimler bu kartların sahipleri? Belediye’nin ulaşım hizmetleri kalitesini arttırmak için görevlendirdiği kişilermiş. Bu kişiler kaç tane problem belirledi ve çözümüne katkıda bulundu acaba? Madem görevliler, bari görevleri başında iken bir yaka kartı taksınlar, ya da özel bir kıyafet giysinler de biz de bu denetçi arkadaşlara derdimizi anlatabilelim, değil mi? Şimdi diyeceksiniz ki “Canım, denetim dediğin gizli olur, denetlenen şoförler onların görevli olduklarını anlamamalı”. Ben de derim ki, kart basıldığı anda hangi türde bir kart olduğu bilgisi şoförün görebileceği ekranda çıkıyor. Yani gizli denetçilerin gizliliği sadece vatandaşa! Vatandaşa açık olan ekranda yalnızca “ücretsiz” yazısı görünüyor. Görüntüsünden malül, 65 yaş üstü ve engelli olmadığı anlaşılan ve ücretsiz kart basmış herkese “hayırdır?” diye sormak isterim, ama nemelâzım, polis çıkar da OHAL şartlarında başım belâya girer diye soramıyorum. Hayır, gazetecilerin çoğu içerde, dışardakilerin de büyük kısmı “serbest dolaşan” değil,  yalılarda ikamet eden çiftlik gazetecisi veya pelikan kanatları üstünde havadan seyahat edenler… Yeni Asya gibi gazetelerin muhabirlerinin de sarı basın kartlarını yenilemiyorlar uzun bir süredir.

Sayıştay’ın hazırladığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2016 Yılı Düzenlilik Denetim Raporu’na göre denetim kartları  aracılığıyla  2016 yılı  içerisinde  toplu taşıma hizmetlerinden 1.036.928 adet ücretsiz olarak faydalanıldığı tesbit edilmiş. (https://www.sayistay.gov.tr/tr/Upload/62643830/files/raporlar/kid/2016/Belediyeler/%C4%B0STANBUL%20B%C3%9CY%C3%9CK%C5%9EEH%C4%B0R%20BELED%C4%B0YES%C4%B0.pdf adresinden ilgili rapora ulaşılabilir, 127 ve 128. sayfalarda tablo ve bilgiler yer alıyor) Sayıştay bu durumu mevzuata uygun bulmamış ve eleştirisini “yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararlarında haklarında muafiyet  hükmü bulunmayan kişilere Kurum tarafından ‘Denetim Kartı’ verilerek toplu ulaşım hizmetlerinden ücretsiz faydalanmaları mevzuata uygun bulunmamaktadır” şeklinde ifade etmiş.

Eskiden, kendilerine ayrıcalık tanınmasını isteyen kişiler, arkasında “hamil-i kart yakinimdir” ibaresi bulunan kartvizitlerle dolaşırdı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de acaba “hamil-i denetim kartı yakinimdir” mi demek istiyor?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/hamil-i-kart-yakinimdir_447855

Ezberabim

Ezberabim


PISA Direktörü Andreas Schleicher, son PISA sınavında Türk öğrencilerin başarı durumunu değerlendirirken, öğrencilerimizin bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek konusunda başarılı olduklarını, fakat bilgiyi kullanmaları gerektiğinde zorlandıklarını söyledi.
Kısaca, ezberci bir eğitimden uzaklaşılması gerektiğini ifade etti. Bu eleştiriye cevap veren Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, “Ezber mantığı ve yöntemi bizim geleneğimiz için önemli bir öğrenme yöntemidir. Buna Batılı bir normda yaklaşıp ‘tu kaka’ hale getirmemek gerekir” dedi.
Getirilen eleştiri ile verilen cevap arasında sanki uyumsuzluk var gibi. “Hababam Sınıfı” filminde, müfettiş Hüseyin Şevki Topuz’un okula teftiş için geleceğini öğrenen müdür, bu müfettişin itiyadi olarak sorduğu soruların cevaplarını öğrencilere ezberletmeye çalışır. Müfettiş geldiğinde, sorduğu soruları hiç dinlemeden ezberledikleri cevapları sırasıyla veren öğrenciler komik durumlara düşerler. Bana kalırsa, Schleicher, bu tarz bir eğitim modelini eleştirmektedir.

Üniversiteye ilk başladığım yıllarda bize “Bilgisayara Giriş” dersinde manası öğretilmeden ezberletilen “Setver komutunun çalışması için config.sys içinde device ile tanımlanmalıdır” cümlesi vardı ki, hâlâ aklımdadır. Sınavda, verdiğim cümledeki Türkçe olmayan kelimeler yerine noktalar konulmuş ve boşlukları doldurmamız istenmişti. Şu anda bu bilgiyle ne yapacağımı cidden bilmiyorum.

Liseyi bitirdiğimde muhtemelen Newton’un bulduğu bütün formülleri sayabilecek durumdaydım, ama asla kendimin Newton kadar bilgili olduğunu düşünemedim. Karmaşık sayılabilecek bir formülü ezberlemek ve formül değişkenlerinden biri hariç diğerlerinin verildiği sorularda, formülün matematiksel uygulaması ile verilmeyeni bulmak fizik öğrenmek değildir. Bir kilo, bir metre gibi bazı ölçü birimlerinin ne anlama geldiğini hissi olarak biliyoruz. Yani az mı, çok mu bir şekilde bize bir şey ifade ediyor. Peki, fizikte enerji birimi olan joule’ü ele alalım. Lisede okuyan bir kardeşimize annesi o gün ne iş yaptığını sorduğunda “5 joule” diye cevap verirse, kendisi de lise mezunu olan anne bu işin çok mu yoksa az mı olduğunu anlayabiliyor mu? Halbuki kaba bir hesapla 5 joule, bir kg ağırlığındaki bir cismi yerden alıp yarım metre yüksekliğe çıkarmak için harcanan enerji miktarına eşittir. (potansiyel enerji formülü olan E=m.g.h formülünü kullandım, yerçekimi ivmesini de yuvarlayarak 10 aldım).

Ezberci sisteme karşı çıkılırken, hiçbir şeyin ezberlenmemesi gerektiği söylenmiyor. Ancak bütün bilim dallarında uzmanlıkların arttığı bir zamanda ansiklopedik bilgileri anlamlarını bilmeden ve nerede nasıl kullanılacağını idrak etmeden saymak artık bir meziyet değil. İlmî istibdat uygulayarak, sorgu sual kabul etmeden, salt bilgiyi kendi ifade tarzıyla insanlara dayatmak modeli artık işe yaramıyor. Aamir Khan’ın rol aldığı “3 idiots/3 aptal” filmi böyle dogmatik öğretim metodlarına eleştirel ve eğlenceli bir tarzda yaklaşan güzel bir filmdir.

Toplu taşıma araçlarında bazen liseli öğrencilere rast geliyorum. Yaşlarının verdiği heyecanla biraz yüksek sesle konuşabildikleri için sohbetleri kendi aralarında kalmayabiliyor. Tabiî ki hepsi için aynı şeyi söylemek mümkün değil, ancak genel olarak dinlediğim sohbetlerinden anladığım kadarıyla gündemleri şöyle; karşı cinsle olan münasebetler, cep telefonu modelleri, sosyal medya üzerinden birbirlerine yolladıkları mesajlar ve resimler, futbol bahisleri, bahis tüyoları veren ve tutturduğu söylenen web siteleri… Şu ana kadar geleceğe dair fikirler veya hayallerin, güzel işler yaparak insanlığa fayda getirecek projelerin konuşulduğuna denk gelmedim. Kısa yoldan köşeyi dönme, emek harcamadan para kazanma, lüks içerisinde yaşama gibi konular maalesef o yaştaki çocukların zihnini meşgul ediyor.

Hal böyle olunca, dolandırıcılara da yiyecek ekmek çıkıyor. 4-5 ay içerisinde yatırılan paranın amorti edileceğini vaat eden adamlar piyasadan para topluyor. Hem de bilgisayar oyunu görünümlü sitelerde bunu yapıyorlar. Ülkemiz ekonomik şartlarında hiçbir yatırım aracının veremediği kâr oranlarını garanti eden bu sitelere bazı insanların bankalardan kredi çekmek suretiyle borç para alıp yatırdığı söyleniyor. Farklı versiyonları geçmişte defalarca denenmiş olan saadet zincirleri, yeni denemeler yapmaktan vazgeçmiyor ve her seferinde başarılı olabiliyorsa, mantık, tarih ve matematik derslerinden de gerekli feyzi alamadığımızı göstermiyor mu? Bunun bir aldatmaca olabileceğini tahmin ettiği halde dahil olan, sisteme katılan yeni kişiler oldukça patlamayacağını bildiği için gittiği yere kadar kârını almayı düşünen kişiler, insanlık dersini de ezber yaparak geçmiş olmalı…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ezberabim_447330

Ekmek Ya da Ekmemek

Ekmek ya da ekmemek

1940’lı yılların Türkiye’si hakkında yazılan “Önce Ekmekler Bozuldu” isimli hikâye kitabı ve kitaba ismini veren ilk hikâye “önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…” cümlesiyle başlar, “her şey ekmekle başladı, ekmekle bitecek” cümlesiyle biter. Savaş psikolojisi içerisindeki insanların yoklukla geçen hayatlarından bahseder. Toplumsal bozulmanın ve çürüme başlangıcının simgesi haline gelen bu söz, neredeyse artık deyimleşmiştir.
Samanı ve buğdayı bile ithal eder hale geldiğimiz ülkemizde, genetiği ile oynanmış organizmalarla üretilmiş katkı maddelerinin de eklendiği ekmeklerimiz haberlere konu oluyorsa ekmeklerimizin sağlığı konusunda ciddî endişeler taşımalıyız her halde. Yani ekmeğimiz bir kez daha bozuldu!
Türkiye’de her sosyal dönüşüm ekmek kaynaklı bozulma sebebiyle olmuş değilse de ekmek kaygısı ne zaman tavan yaptıysa hemen akabinde bir dönüşüm yaşandığı görülmüştür. Belli bir kesimin sırtından eksik olmayan devlet sopası bütün bir topluma yayılınca, tek parti iktidarı bile ilk adil seçimde koltuğu kaybetti, hem de öğretmeninden askerine, kaymakamından valisine bütün memur ve bürokrat tayfası kendisini destekliyorken.

Siyaset kurumuna duyulan güvenin zedelendiği, yapılan anketlerde en güvenilen kurum olarak askeriyenin çıktığı 28 Şubat döneminde ideolojik bir duruşu olan partilere ilkelerinin tam zıddı hareketler yaptırıldı. Muhafazakâr kimlikleriyle bilinen partiler döneminde dinî eğitimi önleyen sekiz yıllık kesintisiz eğitim modelinin temelleri atılırken, milliyetçi partinin iktidar ortağı olduğu zamanda da idam cezası kaldırıldı. Üstüne, devalüasyonla bir gecede döviz borcu olan herkesin borcunun ikiye katlandığı ekonomik bir kriz yaşanıp acı reçetelerle sıkı ekonomik politikalara geçildiği bir anda denenmemiş olan ve yeni şeyler söylediğini iddia eden parti iktidara geldi.

Yeni parti, acı ekonomik reçetelerin devamını sağladığı gibi meyvelerini de topladı. Küresel olarak esen finansal rüzgârı da arkasına alarak belli bir mesafe kaydetti. Kucağında bulduğu zaferin sarhoşluğu ile üretimi ve istihdamı arttıracak tedbirler yerine kendine tabi olanları ihya etti ve günü kurtarmayı tercih etti. Memleketinden belli bir süre uzakta kalan ve dünyaya dağılan dolarlar, somon balıkları gibi şu anda doğdukları yere dönme eğilimi gösteriyorlar. FED’in önümüzdeki dönemlerde muhtemelen yapacağı faiz arttırımları ile okyanusları aşıp eve gidecek olan dolar somonları, bizim de somunlarımızı etkiliyor tabiî ki.

İç ve dış politikalardaki belirsizlikler dolayısıyla yabancı sermaye ülkemizden temkinli adımlarla uzaklaşıyor. Artan ithalatla dışa bağımlılığı her geçen gün katmerleşen ülkemizde finansal kaynak bulma maliyeti gittikçe artıyor. İtibardan da tasarruf edecek değiliz ki, örtülü örtüsüz harcamalarımız kısılmadığı için tulumbalarımız suyunu çekmeye başladı. Ben demiyorum, yöneticilerimiz diyor bunu.

Tulumbayı doldurmak için vatandaşın vergilerine yükleniliyor. Motorlu taşıtlar vergisi konusunda yapılabilecek zam oranı yasayla belirlenmişken (% 15), bu oranın yaklaşık iki buçuk katı kadar yükseltilip % 40’lık bir zam yapıldığı kararı açıklanmıştı. Gelen tepkiler sonrası devletin en tepesi konuya müdahale ederek bu oran % 25’e indirildi. Bu zam filmi çok tutunca, devamı olan cam filmi de çekildi.

Bir başka film de ekmekte çekiliyor. Milletimizi israf bataklığından kurtarmak ve sağlıklı bir hayata kavuşturmak gibi ulvî gayelerle ekmek gramajları düşürülüyor. Türkiye Fırıncılar Federasyonu başkanı bunun gizli bir zam olmayacağını söylüyor, hayata geçirildiğinde görürüz artık. Gram/fiyat oranında bir değişiklik olmayacak olsa bile, bunun daha az ekmek almaya vesile olup olmayacağı, israfı ne kadar önleyeceği şimdilik meçhul. Normalde iki somun ekmek alan bir aile, yeni gramajlı ekmeklerden iki somun alınca ihtiyacını karşılamayacak, üç tane alınca da yarım ekmek fazla gelecek. Hayır, fazla ekmeği atmayıp kendi yese, bu sefer de vücuduna israf etmiş olacak. Ondan sonra gelsin bakalım, fazla göbek, diyabet, kalp ve damar hastalıkları…

Döviz karşısında değer kaybeden TL, fiyatlara ve vergilere gelen zamlar, vatandaşın gittikçe artan borcu ve yiyeceği ekmeğin gramajına kadar ince ayar getirilip, altlarında kayıtdışı paraların aktığı vergi cennetlerinde yatırım yapılması, “herşeyin ekmekle başladığı ve ekmekle biteceği” öngörüsünü doğruluyacak mı, göreceğiz…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ekmek-ya-da-ekmemek_446881

Terk-i Dünya, Terk-i Tech

Terk-i dünya terk-i tech

Bugünkü akıl yapısıyla geçmişte yaşamak varmış. Hayatın devamını sağlamak için gerekli minimum şartların çok az, yeryüzünün geniş ve henüz parsellenmemiş durumda olduğu zamanlardan bahsediyorum. AROG filmindeki Arif gibi, fakat kendi isteğiyle ve yanında bugüne dair hiçbir ekipman olmadan gidip orada ömrünün sonuna kadar kalmak… İstediğin yere göç, kon. Kabilene, köyüne ya da kavmine gelen peygambere de iman ettin mi sorun yok. Ki, peygamberlik davasında bulunanlar apaçık delillerle ortaya çıkıyor ve üstelik neredeyse ayağına geliyor. Tabiî, bugünkü imkânlar ve konfordan vazgeçmek kolay değil, bu da işin bir maliyeti.

Bütün ihtiyaçlarını kendi becerisi ile karşılamaya çalışan, her an düşman saldırısı ile karşılaşmaya hazır bir şekilde tetikte duran, beslenme işini standart öğünlerde değil, ne zaman yiyecek bulabilirse halledebilen, hastalandığında veya yaralandığında kendinin doktoru olan, çok sık bir şekilde ölüm tehlikesi atlatan bir insan düşünün. Dünya hayatının fanîliği, insanoğlunun aczi ve fakirliği üzerine çok bir derse ihtiyacı var mı? Her ânı olmasa bile günlük hayatında bu kavramları ona hatırlatacak o kadar çok şey yaşıyor ki. Bir de İlahî mesajın farkında ve iman etmişse, “sevapları leblebi gibi toplar” (Bir Umut Sarıkaya karikatüründe Stephan Hawking’i İslâm’a davet eden kişinin ikna için kurduğu cümlede geçen bir ifadedir). Perde arkasında kendisini esas doyuran, koruyan, hastalandığında şifa veren, kendisini terbiye eden, hayatı ve ölümü Vereni, yani O’nun isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini daima hisseder. İbadeti, duası samimâne ve ihlâslı olur.

Zamanla ilim ve teknik gelişti. Buharlı makineler ve sanayi inkılâbı ile birlikte üretim araçları boyut ve kapsam olarak çok değişti. Artık herkesin kendi tarlasında veya atölyesinde bireysel olarak ve el gücüyle çalıştırılan aletlerle yaptığı üretim tarzının sonu geliyor gibiydi. Fabrikalar kuruldu, yüz binlerce insan gittikçe sanayileşen dünyanın üretim süreçlerinde emek-yoğun bir şekilde yer aldı. Uzun çalışma saatleri, ağır çalışma şartları, artan üretim kapasiteleri, stokları eritmek için pazarlama çalışmaları, hesaplar ve dünyevî işler için durmadan çalışma başladı. Ev kirası, faturalar, mutfak harcamaları, eğitim giderleri, ulaşım ve sağlık harcamaları gibi ödeme yükümlülükleri insanları hep daha fazla çalışmaya itti. Durmadan akan sayılar, dönen hesaplar, sayılara indirgendikçe ruhunu kaybeden değerler, somutlaştıkça arzîleşen duygular etrafımızı sardı.

Tıbbî alanda inanılmaz gelişmeler oldu. Eskiden çok ciddi ölümlere sebep olan bulaşıcı hastalıklar bugün çok basit bir şekilde atlatılabiliyor. Aşılar, antibiyotikler, gelişmiş tetkik ve teşhis cihazları, mikro cerrahi, nanoteknoloji derken hastalık ve yaralanmalara bağlı ölümler oldukça azaldı. Ulaşım imkânlarındaki gelişme, üretimin endüstriyelleşmesi, ambalajlama ve saklama sürelerinin iyileştirilmesi sayesinde gıdaya erişim hem ucuzladı, hem de arttı. Zulmen mahrum bırakılanlar hariç açlıktan ölen insan neredeyse kalmadı.

“Sapiens” ve “Homo Deus” isimli kitaplarıyla insanlığın tarih içindeki gelişimlerini evrimsel bakış açısıyla anlatan ve geleceğe dair tahminler yapan Yuval Norah Harari, bu gidişi “hayvanlardan tanrılara” gibi yanlış bir tanımlamayla ifade ediyor. İnsanlığın zaman içinde sağlıkta, bilimde, teknolojide, ticarette, ulaşımda ve sanatta harikulade tekâmül gösterdiği doğrudur. Bu tekâmül neticesinde insanlığın Yaratıcı ile olan ilişkisini zayıflattığı, arada bulunan sebepler katmanını çoğalttığı ve onları sahiplendiği, böylece gaflet perdesini kalınlaştırdığı ve giderek dünyevîleştiği de doğrudur. Sadece boyu uzadığı için artık düğmesine ulaşabildiği ve o düğmeye basmak suretiyle harekete geçirdiği asansörü, arka planında işleyen mekanik, elektronik, malzeme bilimi, endüstri ve bilumum mühendislik aşamalarını inkâr ederek salt kendi bilgi ve birikimiyle yönettiğini zanneden çocuk misali insanlık, İlahî isim, sıfat ve fiillerin rollerini çalmak ve üstlenmek istemektedir. Asansör örneğindeki çocuk, düğmeye basarak yukarılara çıkması ve oradaki vazifelerini ifa etmesi gerekirken, kendine ait olmayan vazifeler üstlendiği ve asansördeki her ayrıntı ile fazladan zaman harcadığı için asansörîleşir ve esas görevini ihmal eder.

Peki, bizi dünyevîleştirmesi tehlikesine binaen endüstri 4.0, yapay zeka, nanoteknoloji, mekatronik gibi konularda Müslümanlar kendini geliştirmesin mi? Ürünlerini kullanmasın mı? Elbette yapsın, fakat bunu yaparken Yaratıcı’sını unutmasın ve bu nimetlerin şükrünü artırsın. Bediüzzaman Hazretleri’nin On Dokuzuncu Lem’a’da anlattığı Gavs-ı Azam’a ait kerameti hatırladım. Keramet, her tarafta tekkelerin bulunduğu zamanlarda geçiyor. Bunu, bugün onlara mukabil “tech”keler bulunması ve “teşbihte hata olmadığı” prensibinden yola çıkarak konumuza uyarlayacak olursak şöyle bir hikâye olabilir:

Bir zaman Gates-i Azam Şeyh Bilal’in Microsofî techkesine çocuğunu gönderen yaşlı bir anne varmış. Oğlunu ziyarete gidince onu 256 mb ram, 40 gb harddisk ve internet bağlantısı olmayan bir eski bilgisayarla uğraşırken görüp acımış, Şeyh’e şekva için gittiğinde ise onu Twitter’larda Facebook’larda gezerken görüp kızmış: “Benim oğlum teknolojisizlikten kırılıyor sen ise tweetler atıyorsun.” Gates-i Azam, “kuş biiznillah” deyince mavi Twitter kuşu telefonun içinden holografik bir animasyonla çıkarak uzaklaşmış. Gates demiş ki, “Senin oğlunun da ne zaman işletim sistemi donanımına hâkim olursa, teknolojiyi kendi zevk ve eğlencesi için değil şükür için isterse, lezzetli tweetler atabilir…”

Microsofî tarikatının esasları “Der tarik-i Microsofî, lazım amed çar terk: terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hostî, terk-i tech” şeklinde ifade edilse de biz onlar gibi yapmaya mecbur değiliz. Bu da Mackî techkesinin sloganı olsun: “İbad olarak İPAD’ı şükür için istiyorsak, tefekkürümüzü artırıyorsa neden kullanmayalım?”
Link: http://www.gencyorum.com.tr/terk-i-dunya-terk-i-tech/

Elon Musk Ziyareti

Elon Musk Ziyareti

Geçtiğimiz haftanın en dikkat çekici olaylarından biri, girişimcilik ve teknoloji konularında akla ilk gelen ve yenilikçi projeleri ile bilinen Elon Musk’ın Türkiye ziyareti oldu. Ziyarette konuşulan konularla ilgili fazla bir ayrıntı verilmese de, Türksat 5A ve 5B uydularının uzaya fırlatılması, Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX firmasının bu konuda tedarikçi olup olmayacağı, uzayla ilgili projelerde yapılabilecek işbirliği ve elektrikli araçlar gibi konuların gündeme geldiği söylendi.
Hemen akabinde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, Türk astronotu yetiştirmek için çeşitli ülkelerden teklifler aldıklarını açıkladı.

Yıllar önce göklere çıktığı söylenen yerli uçağımız gibi sadece seçim çalışmalarında afiş süsleme işinde kullanılmayacaksa, bu tarz çalışmalar önemli ve gereklidir. Uzun vadede neticeleri ancak alınabilecek ve masrafları çok yüksek çalışmalardan bahsediyoruz. Bakan’ın ifadesine göre Japonların teklifinde bir astronot yetiştirme maliyeti 25 milyon dolar olarak belirtilmiş. Son 15 yılda defalarca değişen ve en son nitelikli-niteliksiz okul tartışmaları ile gündeme gelen, PISA gibi uluslararı sınavlardaki başarısız sonuçlarla “niteliğini” gösteren eğitim sistemimiz, tulumbada suyun bittiği açıklamaları, 400 milyar doları geçen dış borçlar ve son dönemlerde ekonomik kırılganlık konusunda ilk beş ülke arasında olmamız sebebiyle kaynak ayırmada yaşanabilecek zorluk ve siyaseten yorulmuş kadrolarla bu projeleri hayata geçirmek mümkün olabilir mi? Kısaca, müspet netice için eğitimde nitelik, cepte metelik ve idarecilerdeki dinçlik metalik olmalıdır.

Vatandaşa ucuz et yedirmek için yabancı ülkelerle anlaşan ve et ithal eden yöneticilerimiz, roket konusunda da ucuz maliyet arayışıyla Musk ile görüşmüş olabilir. Bilindiği gibi SpaceX firması yeniden kullanılabilir araçlar geliştirmeye ve böylece uzay seyahatlerindeki maliyeti düşürmeye çalışıyor. Ucuz etin yahnisi hakkında çok olumlu kanaatler bulunmadığı açıktır. Ucuz roket neler getirecektir şimdilik bilmiyoruz, uydularımızı da götürmesini bekliyoruz. Tam da bu noktada, aklıma bir kaç soru geldi: University of Pennsylvania, School of Arts and Sciences’da fizik alanında lisans eğitimi alan Musk’a ne kadar güvenilebilir? Ya soyadının okunuşundaki gibi maske takıyor ve gizli emellerini bizden saklıyorsa? Elin adamı sonuçta… Pennsylvania’da okurken “masklube” partilerine katılmadığını nereden bilelim? Türksat 5A uydusunun yer alacağı roketi iyi kontrol etmek lazım derim. İsmi “A” harfi ile başlayan bir uzay imamı rokette gizlenmiş olabilir. Yakalandığında da “Mars’a bakmaya gidiyordum” diyebilir.

İthal mallarla piyasayı düzenlemeyi düşünen hükümetimiz teknoloji konusunda da aynısını yapsa nasıl olur? Ucuz etin devlet eliyle satıldığı marketlerde acaba ucuz telefon da satılabilir mi mesela? Hatta, o marketlerden birinin, piyasada bilinirliği yüksek ve marka değeri olan ürünlerin ikamesini üretip satarken kullandığı strateji takip edilerek “La phone ten” ismiyle de pazarlanabilir. “La phone ten” marka telefonlar da “Fabble” isimli yerli ve milli şirket tarafından üretilebilir. Saab firmasına 40 milyon euro verip bir araç prototipi alındığı gibi Apple firmasına da aynı şekilde para verilip yerli ve milli telefon prototipi satın alınabilir. Hatta adı masalları andıran “La phone ten” değil, “Uzayfon-İks” gibi daha yerli bir kelime olarak seçilebilir. Tek proje ile hem uzay hem de telefon teknolojilerine göz kırpılmış olur.

***

NEO-KEMALİSLAMİST AKIM

Hükümet partisinin son zamanlarda “Ne o, Kemalist ideolojiyle siyasal islamı mı entegre etmeye çalışıyorsunuz?” sorusunu sorduran tutum ve davranışlarına kısaca “neo-kemalislamist akım” denir.
Bu akımın en büyük tezahürleri 10 Kasım civarlarında hissedilmeye başlanmıştır. Malum olduğu üzere, bu seneki 10 Kasım, Cuma gününe denk gelmiştir. Yıllardır geçilmekte olan kış saatini bir kararname ile değiştiren, Danıştay’dan gelen kararı tanımadan Meclis’ten geçirdiği yeni bir torba yasayla bunu kalıcı olarak hükme bağlayan hükümet, bundan sonraki bütün 10 Kasım’ların Cuma gününe denk gelmesini sağlayacak yerli ve milli bir takvim arayışına girerse hiç şaşırmayacağım. Merak ettim; “uzay, zaman” derken, Elon Musk ile böyle bir takvim konusu da konuşulmuş olabilir mi?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/elon-musk-ziyareti_446473

Lambalı Siyasetten Yarıiletken Dirensistörlere

Lambalı Siyaset

Benzin ve mazot fiyatlarında son yapılan zamlardan sonra konuşan Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Benzin ve mazotla ilgili otomatik olarak kurulmuş olan bir sistem var, buna ne bakanlıklar karar veriyor, ne hükümet karar veriyor, ne de Enerji Bakanlığı karar veriyor. Gerek kur gerekse dünyadaki enerji fiyatlarıyla ilgili artış ne ise o doğrudan oraya yansıtılıyor. Otomatik olarak çalışan bir mekanizma var” dedi.

Bugünlerde her işi yapay zekâya yaptırmak da yeni moda oldu. Bakanlıkların ve hükümetin karışamadığı, otomatik olarak çalışan, belli parametrelere göre karar verebilen bir çeşit yapay zekâ olabilir bakanın bahsettiği bu mekanizma. Asgarî ücretin, işçi ve memur maaşlarının bu mekanizmaya dahil edilmemiş olması, kur ve enerji birim fiyatlarındaki düşüşleri aynen yansıtmaması sebebiyle iktidar lehine “zekice” çalıştığı söylenebilir ve eminim ki bu haliyle Almanya’nın kıskançlık damarını tahrik etmiştir. Araba yapımında ne kadar usta da olsalar, benzin fiyatlarını otomatik olarak sürekli arttırmak ve benzinden alınan ücretin % 67’sini vergi olarak almak bizimkilerin uzmanlık alanı.

Her ne kadar her ilimizde en az bir üniversite bulunsa ve üniversite öğrencilerimizin sayısı geçen sene itibarıyla 7 milyonu aşmış olsa da bahsedilen otomatik mekanizmanın yapay zekâ destekli değil, mekanik çalışma mantığında kurgulandığını zannediyorum. Yanlış anlaşılmasın, yapamayacağımızdan değil de, mekanik ve istendiğinde manuel müdahalelere açık bir sistemin iktidarın işine daha çok geleceğini sandığımdan böyle düşünüyorum. Yapay zekâya bir kural tanıtırsınız, kuralı anladı mı herkese ve her yerde aynı seviyede uygular. Bizde ise nerdeyse her bir kural kişiye, yere ve şartlara göre değişen şekillerde uygulanır. O kadar istisna çıkar ki yapay zekâ kafayı yer, sonunda işletmekten vazgeçer.

Mekanik sistemler metal aksamı bol olan makinelerden ve hareketi iletmeye yarayan dişli çarklar gibi parçalardan oluşur. Fizikî güce dayanır. Her bir parça kendisine gelen hareketi bir sonrakine sorgusuz sualsiz aktarmalıdır. Aktarımda sıkıntı yaşandığında ilgili parça değiştirilir. Eskiden tamir etmek de mümkündü, ama günümüzde tamir için çalışmak hem daha maliyetli olabiliyor, hem de tamir sonrası parçalar eskisi kadar verimli çalışmayabiliyor.

Siyaset cenahında en meşhur sözlerimizden biri “emir demiri keser”dir. Silikon Vadimiz yoktur, kurtlar vadimiz vardır. Dijital yapılardan çok “dişliler” ve “çarklar” bizde muteberdir. İşlerini aksatan memurları tarif için “metal yorgunluğu” ifadesini kullanırız. Kısaca, pek çok işimiz mekanik sistemle işler.

İş makinelerini nefes almamacasına seyretmeyi seven bir ümmet olarak, hareketinin başlangıç ve bitiş noktası belli olmasına rağmen büyük bir heyecanla çarkları takip ediyoruz. Çarkların yarı çapı büyüdükçe, açısal hızlarını korumak için çizgisel hızları da büyür. Yani en büyük çarkları izleyen ümmetin başı dönüyor, kimi bu dönüşlere yetişemiyor bile. Bir de, bazı çarklar dönerken (Çarkıfelek yarışmasında olduğu gibi) bir bakıyorsunuz “PAS” geliyor. Pas ise metal aksamın en büyük düşmanıdır. Metal aksama zarar verir, inceltir, kolayca yorulabilir hale getirir. Ondan sonra, al sana metal yorgunluğu!

20. Yüzyılın en büyük icatlarından biri olarak kabul edilen transistörlerin kullanılmaya başlanmasıyla elektronikte çağ atlandı. Hesap makineleri, bilgisayarlar, uzay araçları ve cep telefonları gibi nice gelişmiş cihaz, lambalar yerine yarı iletkenlerden yapılmış transistörlerin kullanılmasıyla geliştirilebildi. Ne dersiniz, siyaset alanında da çabuk kırılabilen, pahalıya mal olan, ısınması için belirli bir sürenin geçmesi gereken ve ayrıca bir hayli de elektrik sarfiyatı olan lambaların değişme zamanı gelmedi mi? “Yeter, söz milletindir” diyen dirensistörler bir an önce piyasaya çıkmalıdır ki, yapay zekâlara geçebilelim…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/lambali-siyasetten-yari-iletken-dirensistorlere_446085

Googlediye

Googlediye belediyesi

Google’a ait şirketlerden biri olan Sidewalks Lab, Kanada’nın Toronto şehrinde sahil şeridinde ileri teknolojiye dayalı yeni bir şehir kuracağını duyurdu.

Quayside adı verilen bu yeni şehirde mümkün olduğu kadar robotik cihazlar kullanılacakmış. Ulaşım konusunda sürücüsüz otobüsler ve bir uygulamayla yönlendirilerek çalışacak sürücüsüz taksiler hizmet verecekmiş. İşlerin düzgün takip edilebilmesi için şehrin farklı yerlerine çok sayıda kamera ve sensör konulması gerekiyor. Bütün bunları şahsî hayatın gizliliği prensibiyle birlikte nasıl yapacakları şimdilik merak konusu… Bildiğimiz belediyecilik hizmetlerini, algoritmalar, uygulamalar, sistemler ve robotlarla yapıyor olacaklar.

Belediye başkanlarımızın birbiri ardı sıra istifa ettiği ülkemizde, Google belediye yönetimlerine bir alternatif olur muydu acaba? İstanbul’u ele alalım, Kadir Abi sonrası Google gelse ne yapardı?
Öncelikle akıllı sistemler manasında “ak” ekini bütün hizmet isimlerinin başına veya sonuna getirirdi. Şimdilerde “İstanbul Kart” denilen ve ilk adı “Akbil” olan bilet sistemi tekrar geri gelirdi. Otobüsler “AKbüs”, metrolar “MetrAK”, İspark “ AKpark”, çöpleri toplayan ve yerleri süpüren sistemin adı “AKtem”, gaz dağıtım sistemi “GAZAK” (ismi bile ısıtıyor adamı), su ve kanalizasyon idaresi “SUKAK” olurdu meselâ…

Akıllı ve sürücüsüz taksiler de kısaltılıp “TAK” olurdu muhtemelen. Düşünsenize, acilen bir yere mi yetişmemiz gerekiyor, akıllı telefonumuzla çağırıyoruz, bize en yakın mevkideki uygun araba geliyor. Öyle “e-5 kapalı, neden sahilden yolu uzatarak bana daha fazla para kazandırmıyoruz?” teklifini yapmadan, “ben karşının şoförüyüm, gidilecek yeri bilmiyorum siz tarif edin” demeden, yabancı turistlere farklı tarife uygulamadan, kısa mesafeye gidileceğini duyunca “aracı teslim etme saatim geldi, güzergâhıma ters noktaya gidemem” bahanesi ile yolcuyu savuşturmadan, can pazarı yaşanan noktalarda fırsatçılık yapıp 100 metre yol için 100 dolar istemeden, “bozuk yok, helâl et” diyerek paramızın üstüne yatmadan,“tak” diye çalışacak arabalardan biri geliyor diye düşünelim. Hayali bile güzel…

Bütün mekanik işlerin sistemler vasıtasıyla yürütüleceği yerde ara elemana ne kadar ihtiyaç duyulur bilinmez, ama adet yerini bulsun diye “AKMEK” adında meslek edindirme kursları açar, “ara” eleman yetiştirirdi. Belediye kelimesini değiştirir, “Googlediye” yapardı. Muhalefet cephesi “gugla” diye okuyup dalga geçerdi. Millet de “her işi bizim yerimize düşünüp aklediyor” manasında “Aklediye” şeklinde telâffuz ederdi ismini.

Yöresel kültür şenlikleri ve dayanışma günleri yapmamak olmaz. Google da kendi meşrebine ve memleketinin yörelerine uygun “California Çip Festivali”, “Geleneksel San Francisco Network Günleri”, “Palo Alto Yarı İletken Şenlikleri” tarzında faaliyetler düzenlerdi. Yerli ve millî teknoloji ürünleri gelişmeye başlayınca kültür organizasyonlarını dönüştürürdü. İstanbul dokusunu korumak için sürücüsüz arabalarının üzerine “sürücü hataları için lütfen sunucunun C:\ sürücüsüne başvurunuz” yazardı.

Açılışlar ne olacak peki? Sergiler, yurtiçi ve yurtdışından gelen misafirlerin karşılanması, şehrin anahtarını birilerine temsili de olsa hediye etme… Başkan kurdele kesmezse açılış olur mu? Android isminde işletim sistemi yapan, robot da yapar elbette. Açılışlara katılmalık, kurdele kesmelik, el sallamalık, tweetler atmalık, her daim gülümseyen insan görünümünde bir robot yeter de artar bile. Adı da “Robaşkan” olur. Hatta googlediyeyi “Robaşkanım @googlediye, bu şehre kimin ne kadar hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz. Gayretinizi de hizmetlerinizi de görüyoruz. Sağolun” gibi tweetlerle öven bot hesaplar kurardı. “Google’lerin gücü adına, güç bende artık” diyen bir robaşkan, güç zehirlenmesine pekâlâ maruz kalabilir diyeceksiniz. Ya bütün akraba-i (me)taallukatını googlediyede işe yerleştirmeye ve yandaş mutfak robotlarına bazı ihaleleri peşkeş çekmeye kalkarsa? Hiç sorun değil, ironiye gerek kalmadan hemen “metal yorgunluğu” sebebiyle alaşağı edilir, sipariş edilen yeni robot alkışlarla görevinin başına geçer.

Ülkemizde böyle bir belediye olur mu bilemiyorum, ama olursa oyumu robaşkana vermeyi düşünürüm. Allah metal aksamına zeval vermesin, her işi yapar.
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/googlediye_445547

Şeffaf Demokrasi


“İtibardan tasarruf olmaz!”
Ya ya ya, şa şa şa…
“Bir milyon lira çerez parası bile değil!”
Ya ya ya, şa şa şa…
“Devlette öyle israflar var ki, anam anam anam anam…”
Ya ya ya, şa şa şa…
“Tulumbada su bitti”
Ya ya ya, şa şa şa…
“Şaşaa debdebe bitti, dükkânı kapattık!”
Ya ya ya, şa şa şa…

Yayaya şaşaa dönemini kapatmak kolay da, devlet yöneticileri, bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar ve kısaca kamu kaynaklarını kullanan arabalılara acaba nasıl işleyecek? Hükümetin, Meclis’e gönderdiği 2018 yılı bütçe tasarısına göre Cumhurbaşkanlığı araç filosuna 38 adet yeni araç alınacak. Bunlardan 10 tanesi özel zırhla kaplı olacak, 8 tanesi de bütçedeki fiyat sınırlandırmasına tabi olmayacak. 2018 yılında bütün kamu kurumları olarak toplam 4500 araç alınması planlanmış. Bu sayı 2017’de 5881 olarak gerçekleşmiş. Bir çuval çuvaldızı kendisine batıracağını söyleyen hükümet, vatandaştan torba torba yasalarla neler almayı hedefliyor, kimbilir…

Bilgi teknolojilerinin altın çağını yaşadığı günümüzde, vatandaştan alınan her bir vergiyi takip edilebilsin diye işaretlemek, hazine kalemleri arasındaki hareketlerini ve en nihayetinde harcandığı yeri kaydetmek ve raporlamak çok zor olmasa gerek. Maaşımdan kesilen parayla yol mu yapıldı, su mu getirildi yoksa duble elektrik hattı mı çekildi bilgisini takip edebilsem fena mı olur? Benim verdiğim parayla yapılan köprü, yol ve bina gibi yatırımların önünden geçtikçe gururlanıp eşe dosta gösteririm, hor kullanan insanları gördüğümde de uyarırım.

Aslında bir yol daha var; devlet harcama yapılacak yeri söyler, vatandaş doğrudan oraya ödeme yapar. Böylece gereksiz para trafiği ve bürokrasi de önlenmiş olur. Meselâ devlet desin ki “10 kişilik bu listede ismi bulunanlar Yalova Valisi’nin makam aracını almak ve bakımlarını üstlenmekle görevlidir.” O listedeki 10 kişi toplanıp gitsek Vali’yi ziyaret etsek, mevcut arabasını gözden geçirsek, aramızda sanayide çalışmış biri varsa hemen oracıkta bir baksa… Belki valimizi yenileme fikrinden bile vazgeçirebiliriz. Olmadı, bütçemize uygun bir marka ve modeli fikir birliği ile belirleriz… Hem devletin iş yükünü hafifletmiş oluruz, hem de vatandaş memnun olur. Al sana şeffaf devlet…

“Şeffaf” devlet yapımız içerisinde sözkonusu vergi olunca, uygulamada “şeffaf” kelimesi yerine Batılı dillerdeki söylenişi olan “transparan” tercih edilmiş görünüyor. Bir nevi, “vatandaş, sen transfer et paranı, gerisini karıştırma” durumu. Varlığımız, Varlık Fonu’na armağan olsun icabında…
Şeffaflık demişken aklıma geldi, Arapça “şeff” dudak demektir. Bir şefin dudaklarından çıkan her kelimenin anında emir telâkki edilip gerekirse ve yapılabiliyorsa yasa çıkarılarak, yapılamıyorsa yasaları çiğneyerek yerine getirilmesine “şeffaf demokrasi” denir. Bir de şu var: şef affederse yeterlidir. Diyelim şef, kendi gördüğü lüzum üzerine bazı belediye başkanlarını istifaya dâvet etti ve istifa etmezlerse bedelinin ağır olacağını söyledi. Mana-i muhalifle bakarsak bu başkanlar dâvete icabet ederlerse şef tarafından affedilecek ve bedel ödemeyeceklerdir.

Yeni Türkiye’mizin ileri ve “şeffaf” demokrasisi hepimize hayırlı olsun.

Ba(Si)ret

Basiret Bareti

2000’li yılların başlarından itibaren küresel ekonomide görülen bolluk pek çok ülkeyi etkiledi.

Büyük memleketlerden kaçan bol ve ucuz para gelişmekte olan ve az gelişmiş ekonomilere can simidi oldu. Ülkemiz de bundan nasibini alanlardan. 2001 krizi ile ağır yara almış olan bankacılık ve finans sektörü sıcak paranın etkisi ile atağa geçti. Sokaklarda tezgâhlar kuruldu, yoldan geçen vatandaşlara kredi kartı verildi hem de gelir durumlarına neredeyse hiç bakılmadan.

Bir üniversite öğrencisinin cüzdanında beş farklı bankanın kredi kartı olur mu? 2004 yılında, kampuslerde açtıkları standlarda bir banka kredi kartını alan öğrencilere bedava sinema bileti verdi, diğeri alış verişlerde kullanılmak üzere bedava puanlar dağıttı. Market alış verişlerinde ekmek bile alsanız üçe beşe bölüyorlardı. Bir başkası, hiç talepte bulunmadığımız ve başvurmadığımız halde, bilgilerimizi nereden ve nasıl aldığını söylemeden adımıza bir kart tertipleyip gönderiyordu.Bireysel bankacılık ürünleri teknolojik gelişmelerle daha da çeşitlendi, alımı kolaylaştırıldı. Her dünya görüşünden insanlara hitap etmek için “Geleneksel Ramazan kredisi” diye bir şey bile uydurdular. Uzun vadeli konut kredileri ekmek peynir gibi dağıtılmaya başlandı.

Kendilerine ait olmayan parayla vatandaşlar lüks tüketime yöneldi. Alış veriş merkezleri mantar gibi her yerde bitmeye başladı. Özellikle pahalı araçlar ve gayrımenkul alımları patlama yaptı. Tarım alanları ve ormanlık arazilere imar izinleri verildi, kentsel dönüşüm adıyla özellikle büyükşehirler şantiyelere döndü. Oksijen üreten ormanları giderek yok olan İstanbul nefes alamaz hale geldi, sesi de kısıldı ve “betone” oldu.

Bolluk zamanında borçla gelen lüks hayata eroine alışır gibi müptelâ olan vatandaş memnun, ama dengelerin aleyhine değişmesinden ise sürekli endişe ediyor. Uzun vadeli borçları bitmeden dalgalanma kabul edemez durumda. Hükümet de bu bağımlılığın farkında ve her seçimde vatandaşı ekonomik istikrarsızlıkla tehdit ediyor.

AB, ABD ve kısaca umum yedi düvel, gerek sermaye transferiyle, gerekse her platformda sahip çıkmak suretiyle AKP hükümetini desteklediğinde, başındakine “asrın lideri”, “dünya lideri” diyenler onun dünyayı dize getirdiğini iddia ediyorlardı. Ortadoğu’da yaprak trafiğini yönettiğini iddia edenler, oyun kurucu rolüyle komşu Suriye’deki yangına benzinle gitmişti. Cuma namazını Şam’da kılamadık, ama milyonlarca Suriyeli beş vakit namazını farklı şehirlerimizdeki muhtelif camilerde kılma imkânı buldu.

Diplomatik krizler yaşadığımız İsrail ile yıllar sonra ticaret hacmimizi beş katına çıkardığımız ortaya çıktı. Bir de baktık ki, aslında biz dost ülkelermişiz. Rus uçağını düşürdük, yaşanan krizin canımızı çok fena acıtacağı anlaşılınca özür dileyip ortak hareket etmeye başladık. Samimiyetimiz o kadar ilerledi ki bugünlerde bu işi huzur içerisinde yürütmek için “en s-400” anlaşması yapıyoruz. Emlak işlerinden alışkın olduğumuz kaporayı bile verdik. Ancak bunu “kaparo” diye duyurduk ki, olur da yarın Ruslarla anlaşamazsak “kaparo demedim, Kaparov dedim” diyebilelim. Kaparov Rus bir papazın ismi olabilir, malûm papaz alış verişleri çok revaçta.

Sözler vererek desteğini istediğimiz AB, gün gelip sözümüze uymadığımızı söyleyince bozuştuk, onları hemen “Haçlı birliği” ilân ettik. Seçim zamanlarında krizler üreterek iç siyasete malzeme üretmeye kalktık. Hamasi söylemlerimiz, yabancı ve özellikle İslâm düşmanı eğilimlerin AB ülkelerinde yükselmesinde pay sahibi oldu. Vizesiz Avrupa hayalimiz vardı, ABD ile vizesiz günler başlattık. Paramızla bize silâh vermeyen ABD, terörist addettiğimiz gruplara bedava silâh vermeye başladı.

San’at inceliği gerektiren politika ve özellikle dış politikayı durmadan çektiğimiz sıvalardan belli ki “Müteahhit Fikri” kafasıyla ve kaba inşaat işi yürütür gibi yapmaya çalışıyoruz. İnşaat işinde başında baret olmadan çalışmak çok risklidir. Diplomaside de biliyorsunuz, notalar çok önemli olduğu için barete bir de nota ekleyelim, “si” notasını meselâ… Ne oldu, “basiret”. Allah, duvarcı ustalarımıza ba(si)retli çalışmayı nasip etsin…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ba-si-ret_444559

Hayvan Çiftliği

Hayvan çiftliği

“George ne demiş, Hans ne demiş bizi ilgilendirmez” sözünden hareketle bütün George’ların eşit muamele göreceğini zannedenler yanıldı.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “George Orwell ‘Hayvan Çiftliği’ kitabında bazılarının daha eşit olduğu bir düzeni, meselâ Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) beş ülkeyle sınırlayan düzeni eleştirir. Çok anlamlı. İçinde insanın olmadığı, halkı mutlu etmeyen bir ekonomi politikasının anlamlı olmadığına inanıyorum” şeklinde bir açıklama geldi. En azından bazı George’ların “daha eşit” olduğunu anladık.

Çeşitli çevrelerden bu söze eleştiriler geldi. George Orwell’in, Hayvan Çiftliği isimli kitabı yayınlandığı sırada henüz BM’nin kurulmamış olduğu ifade edildi. BMGK’nın bazı tavırlarının bu kitapta eleştirilen hususlarla örtüştüğü söylenebilir tabi, ancak kitabın Birleşmiş Milletler’i hedef alarak yazıldığını söylemek zorlama bir iddia olur zannımca.

Hayvan Çiftliği kitabında, insanlar tarafından sömürüldüklerini ve aç bırakıldıklarını düşünen çiftlik hayvanlarının isyan ederek insanları kovdukları ve kendileri için eşitlikçi bir düzen kurdukları anlatılır. İsyanı başlatan iki domuzdan güçlü olanı (Napoleon), zamanla kendisine rakip olabilecek kişileri ihanetle suçlayıp ekarte eder, çiftlikten kovar. Çiftlikte meydana gelen her türlü olumsuz olayda kovulmuş olan “Snowball” isimli domuzun parmağı olduğunu iddia eder. Kendisine sadâkatle bağlı bir köpek ordusu kurar ve düzeni bozma temayülü gösteren herkesin üzerine bu orduyu salar. Anayasa gibi kabul ettikleri ve duvara yazdıkları yedi emir metninde gün geçtikçe kimseye fark ettirmeden düzenleme yaptırır. Napoleon’un yardakçıları, kafaları karışmış ve hafızaları yeterince güçlü olmayan hayvanlara o maddelerin baştan beri bu şekilde olduğunu telkin eder. Çiftlik sakini hayvanlar da sorgusuz kabul içerisinde, maddeleri muhtemelen yanlış ezberlemiş olduklarını düşünür. En sonunda bir sabah bütün maddelerin duvardan silindiğini ve “bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar daha eşittir” yazdığını görürler. Hikâyenin sonunda yönetici domuz grubu, kendilerine isyan ettikleri insanların hareketlerini bire bir taklit etmeye başlamış ve diğer hayvanlar üzerinde tahakküm ve sömürü düzenini yeniden kurmuşlardır.

Kısaca Hayvan Çiftliği; “Harun olmaya geldik” deyip Karun olan, hain ve sinsi bir şekilde davranıp diğer insanları kandıran ve onların zaaflarından yararlanmayı çok iyi bilen, sadece kendisini düşünen ve iktidarını korumak uğruna her türlü kötülüğü işlemeye hazır olan insanların hikâyesidir.
Bu hikâyenin eleştirdiği düzene sahip bir ülkede şöyle şeyler yaşanmayacağının garantisini kim verebilir:

Diyelim ki, Napoleon konumundaki kişi, safdışı bırakmak istediği kişileri mental yorgunlukla suçlayıp istifalarını istedi… Bir kısmı darıldı, küstü fakat emre itaat edip istifasını sundu. Sonra istifa edenlerden bazıları, batıp batmadığı ve batıyorsa kime battığı belli olmayan “iğneleyicimsi” sözler sarf etti, gelen tepkilere dayanamadı ve yanlış anlaşıldığını söyleyip özür diledi. Bazıları da istifa etmemekte direndi. Direnenlere önce hain suçlaması yapılarak “bizi kandırdı” dendi. Bir sonraki aşamada elebaşları olabilecek birinin isminin ilk iki harfi ile başlayan ve aynı zamanda “Mental Yorgunlar Terör Örgütü” ifadesinin kısaltması olan “METÖ” tanımlaması yapıldı ve direnenler bu örgüte dahil edildi. METÖ elebaşının Twitter’da CapsLock kullandığı tesbit edildi. Bundan sebep, tweetlerinde CapsLock kullanan herkes örgüt üyesi kabul edildi…

İşte bu yüzden Birleşmiş Milletler kendilerine yapılan uyarı ve eleştirileri dikkate almalıdır…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/hayvan-ciftligi_444124

Vana Minüt!

Vana Mİnüt

Bir vananın kapatıldığı dakikada o işin bitmesine “vana minüt!” denir. “Minüt” dakika anlamına geliyor biliyorsunuz. Analog saatlerde biri kısa biri uzun olmak üzere iki temel çubuk vardır. Kısa olanı stratejik hedefine yavaş yavaş yaklaşırken hareketini hiç belli etmez. Uzun da bazı saatlerde 60 saniye boyunca bekler, tamamlanınca da hemen “atar”. İşte “atar” özelliğine atfen, Minüt’ün çokça kullanım alanı vardır, birkaç örnek vermek gerekirse:

“Yogayla mogayla bunu geçiştiremezsiniz” denilerek budistlere çekilen restlere “nirvana minüt” denir.

Yıllarca Mavi Marmara olayının siyasi rantını tepe tepe kullandıktan sonra “Bana mı sordunuz giderken?” diyerek sıyrılmaya ve sıyrılırken fırça çekmeye “ihvana minüt” denir.

Hava sahamızı işgal ettiği için düşürülen Rus uçağı sonrası Rusya ile girdiğimiz krizde “bir daha olursa yine yaparız” diyerek ve doğalgaz vermezlerse tezek de yakabileceğimizi söyleyerek tırmandırdığımız gerilime “İvan’a minüt” denir.

Parti tabanını konsolide etmek etmek için tavandaki kişilere “metal yorgunluğu” uyarısı yapıp istifaya zorlamaya “tavana minüt” denir.

“Vana minüt” resti çekildi ama uygulanıp uygulanmayacağı konusunda devletin tepesinden farklı sesler gelmişti geçen hafta. (Gerçi günümüz Türkiye pratiğinde bakan seviyesindeki kişilere “tepe” demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Lafın gelişi söylüyoruz işte… Mesela, 14 Eylül günü övdüğü bir sınav sistemini, en tepeden gelen emir tonlu açıklama sonrası kaldırmak zorunda kalıyorsa bakanlar için devlet konumlaması yaparken en uygun ifade “yamaçlar” veya “sırtlar” olabilir.) Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi “Ekonomik ambargo tehlikeli bir söylem” dedi. Buna karşılık mı, değil mi bilmiyorum ama Gümrük Bakanı Bülent Tüfenkci “Habur kapatılabilir” dedi. Bunları duyan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu durur mu, hemen yapıştırmış cevabı: “Habur’u neden kapatalım?”

Geçmiş dönemli “minüt” olaylarından yola çıkarak muhtemel bir “vana minüt” uygulamasından sonra neler olabileceğini tahmin etmeye çalışalım. Barzani, Ortadoğu’yu büyütmeyi hedefleyen ülkeye ve onun destekçilerine güvenerek, bizim vanamıza daha fazla ihtiyacı olmadığını ve kendisine başka vanalar bulduğunu anlatmak için “vananı da al git” diyebilir. Tabii ki bu kadar sert söylemeyebilir. Böyle bir durumda kapattığımız vananın zararını en çok biz çekeriz. Ya da karşılıklı olarak görülen zararlar sonrası vanaların yeniden açılması için bir “Açılım Süreci” yaşanabilir. Bu süreçte kilit rol görecek bir “Vâril Adamlar” heyeti kurulabilir. Bu heyet bölgede yapacağı gözlemler sonrası “vanalar ağlamasın!” temalı bir rapor hazırlayabilir. Ardından vanaların yeniden açılımı sağlanabilir. Bir gece ansızın “vana”bileceğimiz gibi, bir gece vanasız da gelebiliriz.

Geceleri ansızın yapılan işlerden bahsetmişken, gece ansızın çıkıp elindeki torbaya miletin malını dolduran kişilere ne dendiğini biliyoruz da, bir gece ansızın çıkardığı “torba yasalarla” milletin elindeki avucundakini vergi yoluyla almaya çalışanlara ne deniyor merak ediyoruz. Motorlu taşıtlar vergisinden tutun, maaşla çalışan çoğu insanı etkileyen gelir vergisine kadar pek çok vergi kalemine getirilen zamlarla insanların cebine “resmen” el uzatılıyor. Şimdi “vana meselesi ile bunun ne alakası var” diyeceksiniz. Malum, geçen hafta İzmir’de “Torbalı” yol ayrımında elim bir kaza yaşandı. Kamuoyunca maruf bir yazar kazayı kendisinin yaptığını itiraf etti, tutuklanıp götürülürken ismini söyleyip “sonunda T yok!” dedi.

Kamuoyunun tercihleri, ortak akıl, uzman görüşü ve benzeri istişari mekanizmaların neredeyse tamamen ortadan kaldırıldığı, bir gece ansızın meclisten geçen torbalı yasalarla yönetilmeye başlanan Türkiye’nin başında “T” var. T harfini çok seven devletimiz vanayı da T tabir edilen bir borunun ucuna bağlamış olabilir. T bağlantıda üç nokta olduğu için vanayı kapatsanız da diğer uçlarından geçer, bilgilerinize… “Torbalı yasa” kavşağında motorlu taşıtların karıştığı vergi kazaları bakalım hangi itirafları getirecek…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/vana-minut_443749

Dişe Dokunan Açıklamalar

Dişe dokunan açıklamalar

Gün geçmiyor ki, iktidar partisi cenahından (kurmayları, bürokratları, milisleri ve koyu taraftarlarından) birileri cahili olduğumuz bir konuda bizi tenvir etmesin, ezber bozmasın ve büyük resmi göstermesin.

AKP Fatih Gençlik Kolları İlçe Başkan Yardımcısı dünyanın düz olduğunu yazdı ve yuvarlak olduğunu söyleyenlerin mason olduğunu iddia etti. (Gelen tepkiler üzerine, paylaştığı makaleyi kendisinin yazmadığını ve kendisine ilginç geldiği için paylaştığını belirterek söz konusu makaleyi sildi)

2016 yılında 1 trilyon 207.5 milyar euroluk ihracat, 954.6 milyar euroluk da ithalat gerçekleştiren, makine ve kimya endüstrisi deyince akla ilk gelen ülke olan Almanya’nın “hasbelkader” zengin olduğunu öğrendik. Öyle olmasa Almanlar bizi kıskanırlar mıydı, sanmıyorum.
Tamircinin yolunu öğrenen, yaşamış olduğu arızalardan bıkan ve “beni bırak” diyebilen 2012 model makam araçlarının olduğunu duyduk. Yapay zeka ile desteklenen araçların yarıştığı günlerde ülkemizde böyle araçların bulunması bizi oldukça gururlandırdı. Gerçi henüz yerli ve millî arabamız yollara çıkmadı, ama bu gecikmenin sorumlusunun muhalefet partileri olduğunu ve bundan utanmaları gerektiğini bize AKP’li bir milletvekili söyledi sağolsun.

Son ezber bozan kişi olan AKP Sakarya Milletvekili Ali İhsan Yavuz, “Batı ülkelerinin Müslümanları sindirmek için uğraştığını” savunarak, bu amaç için de diş macununu kullandıklarını ileri sürdü. Yavuz’a göre diş macununun içinde bulunan florür, “insanları koyun gibi yapıyor.”
Keşke sayın milletvekili “bir insan florür maddesinden ne kadar alırsa melemeye başlar, hangi yollardan alınınca bu etki en fazla kendisini gösterir?” gibi soruların cevabını da verip daha çok aydınlatsaydı bizi. Neyse ki, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, İskandinav ülkelerinde yıllık diş macunu kullanım oranı kişi başına 400 gram seviyesinde iken, Türkiye’de ise bu rakam 75 gram civarındadır. Şimdilik tehlike çok büyük boyutlarda değil gibi. Diyeceksiniz ki, “İyi de bu macunlar ilgili bakanlık ve kurullardan izin alınarak ithal ediliyor, bu iddia doğru olsa izin verilir miydi ithaline?” Bence kandırılmış olabilirler. Sağlık Bakanlığımız ve bu macunların ülkemize ithalinde dahli olan bütün merciler bugüne kadar bu konuda kandırılmışsa önce Rabbim, sonra milletim onları affetsin, ne diyelim…

Çok fırçalanan dişler ne olur? Tabiî ki parlaklığı artar. Parlaklık kelimesinin İngilizcesi nedir? Shine (Batılı ülkelerin oyunu olduğu için İngilizce karşılığı üzerinden gidiyoruz). Şimdi sıkı durun; İngilizler’in “Koyun Shaun” (Shaun The Sheep) isimli meşhur bir çizgi filmi vardır ki, küçük çocuğu olan ebeveynlerin çoğu bu çizgi filmi bilir, hatta çocuğuyla birlikte izler (en azından ben de oğlumla birlikte severek iziyorum). Shaun (şavn okunur) ve shine (şayn okunur) arasındaki benzerlik sizin de dikkatinizi çekti değil mi?

Diş temizliğinde kullanılan malzemelerden biri de diş ipidir. Bence bu malzeme de koyunlaştırıcı bir etkiye sahip olabilir. Nereden mi anladım? “The sheep”in okunuşundan tabii ki…“dı şiip” diye okunur bu ifade. Diş iplerinden uzak durmakta fayda var o yüzden…
Flor elementinin simgesi F’dir. F harfi de Fransızca “feminin (tr:dişil, müennes)” kelimesinin başharfi olduğundan dişi varlıkları ifade etmek için kullanılır. -Florür içereninden bahsediyorum-Dişi macun ile fırçalamak koyun gibi yapıyorsa, biz de erkek macun ile fırçalayıp koç gibi olalım inşaallah, oyunlarını bozalım.

Kısaca, diş bakımı ve özellikle macun konusunda (k)oyun büyük. Daha büyük kurbanlar peşinde olan Batılılar, yedi düvel birleşerek “düveleştirici/sığırlaştırıcı” özellikte ürünlerle karşımıza çıkabilir. Uyanık olalım, büyük resmi görelim ve tedbirimizi alalım.
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/dise-dokunan-aciklamalar_443215

Parlak Beyin Göçü


Beyin göçü
Bugünlerde parlak beyinlerin ülkemizden terk-i diyar etmeleri konusu konuşuluyor.
Vakıa, ülkemiz başta olmak üzere İslâm âlemi bu dertten muzdarip. Bunun pek çok sebebi var. Parlak beyinler münbit bir arazi arayışındalar ve nerede onu bulurlarsa orada filizleniyorlar. Kanaatimce, bilimsel ve ekonomik özgürlüğün üst seviyede yaşandığı, liyakatin belirleyici olduğu ve insana öncelik verilen yerleri tercih edip orada boy veriyorlar.

Bizde üniversite yıllarında başarılı olan kişiler öncelikle ekonomik getirisi çok daha fazla olan piyasada çalışmayı tercih ediyor. İnsanları akademik çalışmalara iten en öncelikli sebep, bedenli askerlik vazifesini olabildiğince erteleyip, bir şekilde “bedelli” çıkmasını beklemek oluyor. Tezsiz yüksek lisans programları patlama yapmış durumda ve üniversiteler bunun ekonomik avantajını kullanma konusunda yarışıyor maalesef. Çalışma hayatına devam ederken arada master ve doktora çalışmasını lâf olsun diye yapan insanlar, bilimsel bir katkı sunabilir mi? Tez konularına bakın meselâ, çoğu daha baştan başarısız olmak üzere kurgulanmış oluyor. Örnek vermek gerekirse, “Her akşam güneşin batması ile burnumuzun kaşınması arasında bir korelasyon var mıdır?” gibi ispatlanmayacağı belli olan önermeleri konu ediniyor ve çalışmanın sonunda ilgi bulunmadığı ortaya konmuş oluyor.

Hayatını akademik ve bilimsel çalışmalara adamak da çok kolay değil. Öncelikle düşük maaş ve çalışma için ödeneklerin çok az olması veya hiç olmaması en önemli faktör. Bugün üniversitelerimizde sadece öğretim üyeliği geliriyle yaşamak zor olduğundan çoğu akademisyen, piyasadaki firmalara danışmanlık hizmeti vermek durumunda kalıyor. Diyelim, parlak beyinli bir gencimiz bunu göze aldı ve ne olursa olsun kendini ilmî çalışmalara vakfetmek istedi. Rektörlerin parti il başkanlarıyla partizanlıkta yarıştığı ortamda “birilerinin adamı” olmadan bunu yapabilir mi?
2008 yılında yapılan bir değişiklikle üniversitelere istedikleri kişiyi nokta atışı tarif ederek seçme imkânı tanınmıştır. Yani üniversite yönetimleri, çok özel niteliklere sahip olunması gereken kadrolarda bu özel nitelikleri ek şart olarak öne sürebiliyor. Böyle “efradını cami ve ağyarını mani” ilânlar ile fikren kendilerine yakın kişileri tarif edebiliyorlar.

Gazete haberlerine konu olmuş iki örnek verelim, ilki Düzce Üniversitesi’nden geliyor; 31.12.2015 tarihinde verdiği ilânda üniversite, tıbbî biyokimya alanında açılacak kadro için kök hücre çalışmaları yapmış olmak ve veteriner hekim olmak şartlarını eklemiş. Konuyu haberleştiren kişiler, Nobel ödüllü Aziz Sancar’ın bu kadroya başvurmasının bile mümkün olmadığına dikkat çektiler. İkincisi Aksaray Üniversitesi’nden. Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı için açtığı “Yardımcı Doçentlik” kadrosu için verdiği ilânda “Fatma Karabıyık Barbarosoğlu üzerine çalışmış olmak” kriterini de eklemiş. Saydıkları kriterlerin toplamına bütün Türkiye’de uyan sadece bir kişinin olduğunu söylemeye gerek var mı?
686 numaralı KHK ile muhalif duruşlarıyla bilinen tam 330 akademisyen görevden uzaklaştırıldı. Öncesinde ve sonrasında kaç kişi daha atıldı, toplam sayı ne oldu bilmiyorum. Henüz atılamamış olanlar da kanlarının oluk oluk akıtılması ve bu kanlarla duş alınacağı fantazisinin tehdidi ile karşı karşıya.

Efendim, yerli ve millî parlak beyinlerimizi elimizle kapı dışarı ederken mülteci olarak bize gelmiş kişilerin değerini bilip kullansak ayıp olurdu. 13 Aralık 2015 tarihli Milliyet Gazetesi haberine göre, Suriye’den iltica etmiş olan ve Türkiye’de geçinme imkânı bulamayan akademisyene ABD sahip çıktı. Kendi ifadesi şöyle: “2 yıldır İstanbul’dayım, şu evin kirasını bile ödeyemiyorum. Hayatım, saygınlığım yok oldu. Doktoram var, ama çalışmama izin verilmiyor. İstanbul’da bir üniversitede benim yazdığım kitap okutuluyor, ama orada ders veremiyorum. Geçinebilmek için tasarımlar yapıp Türklere veriyorum. Onlar da kendi isimleriyle kullanıyorlar. 270 konutluk bir projenin çizimlerini yaptım. Ama bir Türk mimarın kazanacağının yüzde 1’ini bile alamadım. Mide kanseri oldum. Sigortam olmadığı için tedavi göremiyorum. ABD’deki arkadaşlarım basit bir ameliyatla kurtulabileceğimi söyleyince iltica başvurusunda bulundum ve kabul edildim.”

Bu şartlar altında hâlâ “parlak beyin göçü neden oluyor?” diye hayıflanmak timsah gözyaşı dökmek anlamına gelmiyor mu?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/parlak-beyin-gocu_442754

Üç Boyutlu Helva

Üç Boyutlu Helva
Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği günlerdeyiz.
Zamanın ruhunu yakalamak isteyen devlet ve kuruluşlar da bu ilerlemeye ve değişime ayak uydurmak durumundalar, yoksa yakalamış olanlar için potansiyel bir “pazar” ve eski teknolojiler için bir “mezar” olmaktan öteye geçemezler. Zamanın ruhunu yakalamak sadece ekipman olarak son teknoloji ürünlerini edinmekle olmaz; trendleri anlamak, uygun donanımla dünya ölçeğinde sistemler tasarlamak, iş akışlarını ve süreçleri modernize etmek ve en önemlisi bu süreçleri yürüten personele gerekli eğitimleri vermekle olur.

Bilgisayarlarda delikli kartların kullanıldığı 1970’li yıllarda IBM Türk Genel Müdürlüğü yapmış Miray Tekelioğlu başından geçen ilginç bir olayı şöyle anlatıyor: “Ankara’daki bir müşteri için IBM/360’ın yeni versiyonu geldi. Her kart destesinde iki bin kart olurdu. Zor belâ, kart destelerini gümrükten çektik. Sisteme yükledik, ama sistem çalışmadı. Araştırmamızdan bir şey bulamayınca yeni versiyonu yurt dışından yeniden talep ettik. İkinci kart destesiyle de sistemi ayağa kaldıramayınca delikli kartları tek tek incelemeye başladık. Sonunda ilk desteden üç, ikinci desteden dört kartın eksik olduğunu tesbit ettik. Bu kartları yeniden delip hazırlayınca sistem çalıştı. Ama biz altı ay gecikme yaşamıştık.

Birkaç ay sonra gerçeği öğrendik. Gümrük memuru hayatında ilk kez gördüğü kart destelerinin gümrük çıkış işlemlerini hazırlarken ileride kendisi için sıkıntı çıkmasın diye ilk desteden üç, ikinci desteden dört kartı gümrük pozisyon formuna iliştirmek için almıştı.”

Sene 1992 olduğunda, bu kez Netaş firması Türkiye’nin ilk yazılım ihracatını gerçekleştirmiştir. 2 milyon dolar tutarındaki yazılım uydu sistemleri üzerinden gönderildiği için vergi memurları ortada gönderilmiş fizikî bir mal bulamamış ve firmanın hayali ihracat yapmış olabileceğini düşünmüştür. Mevzuat gereğini yerine getirmek için yazılım, makaralı bantlara yüklenmiş ve gümrüğe gönderilmiştir. Ancak gümrük memuru zarf içindeki iki makarada 2 milyon dolarlık bir mal bulunduğuna ikna olmaz. Mahkeme, bilirkişi derken epey uğraşıldıktan sonra tekrar gümrüğe gelirler. Beyannameye malın miktarı, birimi ve fiyatı bilgilerinin girilmesi gerekmektedir. Makaraların uzunluğu baz alınarak “ 2 bin metre yazılım” satıldığı kayıtlara geçer.

Bilgi, para ve güç gibi birbirine dönüşebilen şeyler, dijital bir veri halinde ve artık ışık hızına yakın seviyelerde iletilebiliyor. Hurda metalleri tartmak için kullanılan kantarlar, altın ve mücevher ölçümünde kullanılamadığı gibi, eski kaydetme usûlleri ile hassas bilgileri taşıyıp işleyemezsiniz. Yüksek teknoloji kullanıp, ileri seviyede araştırma geliştirme faaliyeti yürütmek isteyen kişilerin/firmaların karşısına çıkaracağınız prosedürler de o işlerin ruhuna, hızına ve işleyişine uygun olmalı. Meselâ Uzakdoğu’ya giden gemilerin yakıt ve yedek parça almak için çokça durduğu Singapur’da, şirket açmak için gerekli prosedürleri o kadar azaltmışlar ki 24 saat içerisinde kuruluşunu gerçekleştirebiliyorsunuz. Elektronik ortamda yürütülen işlemler inanılmaz hız kazandırıyor. 710 km2 alanı olan ülkede, kişi başı millî gelir 56 bin dolar seviyelerinde. Devlet Başkanı Tony Tan Keng Yam, bu süreyi 6 saate indirme hedeflerinin olduğunu ve bu gerçekleşirse ekonomik büyüklüklerini ikiye katlayabileceklerini söylemiş. Bu bilgiyi gemi kaptanı olan bir arkadaşım aktardı, iş vesilesiyle Singapur’da bulunduğu sırada devlet başkanının TV’de yaptığı açıklamayı izlerken görmüş.

Endüstri 4.0 da denilen teknolojik devrimin önemli bir parçası olan 3 boyutlu yazıcılar ve onlarla ilgili üretimlerin katma değerinin ve iktisadi getirilerinin anlaşılması için illa birinin çıkıp “en az 3 boyut istiyorum” demesini mi bekleyeceğiz? Pek çok alanda hayati katkıları olan bu yazıcılar özellikle endüstriyel tasarım konusunda çok şeyi değiştirecek gibi çünkü 21. yüzyıl insanı teknoloji “putunu” kendi üç boyutlu yazıcısından “output” alarak üretme peşinde… Bunu bir de helvadan yaparsa çok daha kullanışlı olur, acıktığında da onu yer meselâ…

Elimizi çabuk tutmazsak, biz de teknoloji mezarlığına dönüşecek ülkemizde ölen fırsatların ardından dağıtırız 3 boyutlu helvayı.. Ne de olsa 3 boyutlu helva için gerekli üç element var bizde; un var, yağ var, şeker var!
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/uc-boyutlu-helva_441340

Meta ve Metal Yorgunluğu

Bir tanıdığımın son zamanlarda içinde bulunduğu bazı hallerden bahsetmek istiyorum bugün. “Nereden çıktı şimdi bu?” demeyin, ben anlatayım da bir bakarsınız sonunda sizin de tanıdığınız biri çıkar bu kişi. Efendim, aile efradının kendisi hakkında anlattıkları ve benim dışarıdan görebildiğim kadarıyla durumu şu şekilde:
Öncelikle, bu kardeşimizin beden kimyasında -özellikle son dönemlerinde- ciddî değişiklikler olmuş. Hormonal yapısındaki değişimler davranışlarını da garipleştirmiş durumda. Alınganlık, korku ve heyecan gibi duygularında yoğunluk artışı görülmeye başlandı. Maamafih, çok çabuk ve sebepsizce değişebiliyor duyguları. Bir bakıyorsunuz, kahkahalar atarak gülerken aniden ciddîleşebiliyor, hatta ağlayabiliyor bazen. Küçük bir böcek görünce korkup kaçtığı da vaki, mahalle kabadayılarına sokakta kafa tutması da… (Bu arada, olur olmaz herkese sataşmalara başlaması korkutucu bir hal almaya başladı!)

Çevresinde sürekli bir huzursuzluk ve çatışma ortamı oluşturuyor. Ebeveynlerinin otoritesini hiç kabul etmiyor. Hatta onları neredeyse tanımıyor bile. Babasının aldığı gömleği giymekten utanıyor olmalı ki, gömleğini çıkarıp attıktan sonra bir daha onu giymeyeceğini söylemiş. İyice evden kopmuş durumda. Arada sırada uğruyor, ama orada kalmıyor.

Arkadaşları ile olan ilişkileri de dengeli ve istikrarlı değil. Kendisinin dost ve düşman listesindeki kişiler sürekli yer değiştiriyor. Yakın zamanlara kadar can ciğer kuzu sarması olduğu, birbirlerine “ölümüne kankayız!” dedikleri bir arkadaşı vardı meselâ, o kadar yakındılar ki arkadaşına yapılan herhangi bir yanlışı kendine yapılmış kabul ederdi ve arkadaşı için canını vermeye hazır gibiydi. Nasıl olduysa, bir anda araları bozuldu ve şu anda birbirlerine düşman oldular. Aslında, arkadaş grubundan dışlanmaktan çok korkuyor ve herkesin yanına gelip masasına oturmasını ve kendisine saygı göstermesini istiyor.

Bunun yanında fizikî olarak da değişti. Aniden boy atıp irileşti. Tabiî, bünyesinin alışık olmadığı büyüklüğe bir anda erişince vücudunu kontrol etmekte zorlanmalar yaşamaya başladı. Bunun neticesinde sakarlıkları arttı, elini attığı şeyi ya deviriyor veya tutamayarak yere düşürüyor. Kırdığı bardağın, çanak çömleğin haddi hesabı yok, maalesef. (Meselâ, en son devirdiği büyük bir masanın üzerinde tam 92 parçalık kristal bir yemek seti vardı) Sesi çatallaştı, bir ara kısılır gibi oldu hatta… Giyim kuşama düşkünlüğü had safhaya ulaştı. En şaşaalı ve pahalı giysileri almaya ve giymeye başladı.

Tahmin edebildiğiniz gibi, bu kardeşimiz hayatının ergenlik dönemini yaşıyor ve geçtiğimiz Pazartesi günü 16. yaşını kutladı. Akıldan çok hissiyatın ön plana çıktığı bir dönem geçiriyor. Hisler ise akıbeti görme konusunda kördür. Kendisine verilecek bir dirhem hazır lezzeti, ileride alacağı tonlarcasına tercih edebilir. Şimdi yiyeceği bir tokattan çekindiği için kaçıp karşılığında, ileride bir kamyon sopa yemeyi taahhüt ettiği bir anlaşmaya imza atabilir. Duygusallığı şiire merak salmasına sebep oldu. Hayal kurmayı çok seviyor. Çevresindekilere de durmadan hayallerini anlatıp, vaatlerde bulunuyor. Mental aktivitelerde fazla bulunmadığı için şimdilik mental bir yorgunluğu olduğu söylenemez.
Düzenli bir gelire sahip olmadığı için sürekli borç alıyor ve biriken borçlarını vadelere yayarak ertelemeye veya başka yerden aldığı borçlarla ödemeye çalışıyor. Arada sırada eline geçen parayı da ileride şahsî gelişimine katkıda bulunmayacak, malayani eşya ve zevklere harcıyor. “İtibardan tasarruf olmaz” düsturuyla hareket edip lüks bir hayat sürme peşinde. Sahip olduğu dünya metaının çokluğu ve onunla fazla iştigal sonucunda “meta yorgunluğu” yaşıyor tabiî…

Metal müziğe merak saldı son dönemlerde bir de… Bu müzik etkisiyle olacak, durmadan kafasını öne-arkaya sallamaya başladı. Sürekli tekrar ettiği bu “sallabaş hareketi”, haliyle “metal yorgunu” yaptı kendisini.

Bu kadar yorgunluğu bir noktadan sonra bünye kaldırmaz. Kenara çekilip dinlenmesi lâzım.   Ne diyelim, şimdilik kendisiyle birlikte yaşamak durumunda olanlara Allah sabırlar versin…
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/meta-ve-metal-yorgunlugu_440836

Tehlikeli Şiir ve Şarkılar

Tehlikeli şiir ve şarkılar
Gaziantep’te tutuklu bulunan Gamze B. ismindeki kadına avukatının verdiği kâğıtta yer alan ve kocası tarafından yazılmış olduğu tahmin edilen akrostişli şiirin Organize Suçlar Birimi’ni harekete geçirdiği haberi 6 Ağustos 2017 tarihinde Hürriyet’te İsmail Saymaz imzasıyla yer aldı.
Şifreli mesaj ihtiva ediyor olabileceği düşünülen şiir şöyle: Gönlümü / Almaksa / Muradın / Zaten / Ellerinde (kelimelerin başharfleri yanyana getirildiğinde “GAMZE” kelimesi çıkıyor)

Şayet kocası tutuklu olsa ve adı Murat olsa, belki bir derece anlamlı olabilirdi. Lâkin adamın adı Lâtif ve tutuklu değil. Allah’tan “Gamzedeyim, deva bulmam” şarkısının sözlerini yazmamış. Allah muhafaza, o şarkının çalınması yurt çapında yasaklanabilir ve 1913’te vefat eden söz yazarı Tatyos Efendi hakkında da soruşturma açılabilirdi, zira şöyle sözler de var içinde “Elem beni terk etmiyor / Hiç de fasıla vermiyor / Nihayetsiz bu takibe / Doğrusu takat yetmiyor.”

Şarkılarda geçen ve bugünkü konjonktürde sakıncalı olabilecek o kadar husus var ki… Bence bunu araştırmak için bir birim kurulsa yeridir. En belirgin örneklerden birini ben vereyim; rahmetli Müslüm Gürses’in “Gülen çehreleri, sahte dostları / Aldana aldana öğrendim artık” sözlerini barındıran şarkısı… Neredeyse 20 yıl önce yazılmış, ama sözlerinin tamamını bugüne göre okuyun derim. Keza, Ebru Gündeş’in seslendirdiği “Sen Allah’ın bir lütfusun” şarkısında darbeye dâvet mi var?

BYLOCK MU, BYLOCK NE ARAR PAZARDA?

Geçtiğimiz hafta pazarcı bir teyzenin gözaltına alındığı haberi vardı. Resimlerini ilk gördüğümde aklıma “HERO” yazılı tişört satıyor olabileceği geldi. Öyle ya, üzerinde “I’am not hero” (ben kahraman değilim) yazılı bile olsa bir tişört bugün gözaltı sebebi olabilir. Vaktiyle sıkıyönetim zamanlarının birinde, evinde komünizmle ilgili kitaplar bulunan biri gözaltına alınıp yaka paça götürülürken bir yanlışlık olduğunu ve kendisinin bir devlet görevlisi olup anti komünist çalışmalar yaptığını söylemesi üzerine, gözaltına alanlar “antin-kuntin, komünist çalışmalar yaptığını sen söylüyorsun” dedikleri rivayet edilir. Haberin detaylarında telefonunda “bylock” bulunduğu yazıyordu. Bylock muydu, bylock ne arardı pazarda? Hanımların dikkatine hitap eden, makinası insanların ayaklarına gelen, halı, kilim yolluk ve o neviden türlü şeylerin kenarına yapılan overlok ile karıştırılmış olmasındı? Sonra tebeyyün etti ki, teyzenin adına kayıtlı olan bir telefonu gelini kullanıyormuş. Gözaltı kararı o hatla ilgiliymiş ve teyze bırakılmış.

MEYVE SUYU (!) TESİSİ AÇILIŞI

Geçtiğimiz Cumartesi günü, Reis-i Cumhur’un katıldığı bir törenle Isparta’da (adını şimdi burada söylemek istemediğim) gazlı bir içecek üreten fabrikanın açılışı yapıldı. Devletin resmî haber ajansı açılışı yapılan şeyin “bir meyve suyu tesisi” olduğunu bildirdi. Formülü yıllardır büyük bir ihtimamla saklanan kola, bir meyveden elde ediliyorsa, bu meyve hangi ağaçta yetişiyor acaba? “Gargat” ağacı mı yoksa? Muhtarlar toplantılarına Muhtar Kent de katılıyor muydu? Katılıyorsa bu bilgiyi orada mı verdi? Görüyorsunuz, soru soruyu çekiyor. Daha önce kolanın her bir kutusunun, Filistin’e sıkılmış bi kurşun olduğunu söyleyen ümmet şimdi ne yapacak? Artık serbestçe ve rahatlıkla kola içebileceğini düşünenlere temkinli olmalarını tavsiye ediyorum. Özellikle adı “Zero” olan kola türünü içmek isteyenler Resmî Gazete’de ilgili kararın açıklanmasını beklerlerse daha iyi olur.

Son uyarım da teknoloji tutkunlarına: Biliyorsunuz son zamanlarda giyilebilir teknoloji ürünleri çıkmaya başladı. Aman diyeyim, giyilebilir bir teknoloji ürünü alırken üzerinde “hero” ve benzeri şeyler yazmadığına dikkat edin. Önceki dönemlerde aldığınız ve üzerinde böyle sakıncalı şeyler yazan ürünler varsa “herokiri” yapmamak adına şimdilik kullanmayın.
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/tehlikeli-siir-ve-sarkilar_440394

Madam, I'moji


Tarihi başlattığı kabul edilen yazının ilk formunun, mağara duvarlarına “çizilen” yazılar olduğu söylenir. Etkileşim içerisinde olunan çevre dar, ihtiyaçlar da sınırlı sayıda olup (beslenme, düşmanlardan korunma, barınma ve kişisel temizlik gibi) bugüne nazaran çok daha kısıtlı bir çerçeveye oturduğu için, o zamanlarda yaşayan insanların duygu ve düşüncelerinin, bugünküne oranla muhtemelen daha sade olduğunu söyleyebiliriz. Sade düşünceleri ifade etmek için de sade figürler yeterli geliyordu herhalde.


Bir insanın hayat dönemlerine benzer gelişmeler kaydeden insanlık, zamanla çizgileri aşıp seslerin simgelerini standartlaştırdı ve alfabeleri oluşturdu, yazı yazmaya başladı. Yazdıkça kendini geliştirdi ve kendini geliştirdikçe yazdı. Kâğıt üstüne yazılmayan bilgileri su üzerine yazılmış gibi kabul etti. Neticede “hafıza-i beşer nisyanla malül” idi ve bütün önemli kayıtlar yazılı hâlde saklanmaya başladı. Söz uçar, ama yazı kalırdı.

İnsanlığa gönderilen İlahî hitaplar, kitaplar şeklinde geldi. Her peygamberin bir mucizesi vardır, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in (as) bir mucizesi de kendisine isimlerin öğretilmiş olmasıydı. Meleklere karşı üstünlüğün göstergesi olarak Allah (cc), Hz. Âdem’e (as) eşyanın isimlerini saymasını buyurdu. “İsimlerin öğretilmesi” ve “Eşyanın isimlerini saymak” olarak ifade edilen bu mu’cizenin anlamını müfessirler şöyle açıklamaktadır:
  1. Canlı-cansız bütün varlıkların isimlerinin öğretilmesi.
  2. Konuşma dilleri ve kavramların öğretilmesi.
  3. Esma-i İlahiye’nin öğretilmesi.
Bediüzzaman da bu konuda, “şahs-ı Âdem’e tâlim-i esmâ ünvânıyla, nev-i benîàdem’e ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun tâlimini ifade eder” (25. Söz) cümlesiyle aslında bütün ilim ve fenlerin öğrenimini kapsadığını ifade eder. Nesnelere tek tek isim vermek, ardından nesnelerin etkileşimini isimlendirmek, nesneler ve etkileşimlerden meydana gelen aksiyonlara isim vermek, aksiyonların başka aksiyon ve nesnelerle etkileşimini gözlemleyip yeni isimler vermek… Sonuçta, verilen her bir isim bir bilgidir ve bilgilerin toplamı bilim dediğimiz şeyi meydana getirir.

Bana göre, Hz Âdem’in (as) eşyanın isimlerini sayma mu’cizesinin çağımızda müşahede ettiğimiz en belirgin örneklerinden biri, bilgisayar bilimidir. Elektronik devreler üzerinde taşınan elektrik sinyallerinin varlığını “1” ve yokluğunu “0” olarak isimlendirmek, sinyaller dizisini sayısal bir veri olarak taşımak, bu verilerden işlemci komutları tanımlamak, komutlar dizisinden yordamlar oluşturmak, insanlar için anlamsız harf ve rakamlardan oluşan sevimsiz makine kodlarının oluşturduğu yordamları insan diline yaklaştırmak için derleyiciler vasıtasıyla bunları anlamlı kelimelerden oluşan komutlar hâline getirmek ve bu saydıklarımızın milyonlarcasını yapıp belirli bir düzen içerisinde saklamak ve istendiğinde çağırmak, bilgisayarın temelini oluşturur. Programlama dersine ilk başlayanların C programlama dilinde yazıp çalıştırdıkları printf (“Hello World!”) (ekrana “merhaba dünya!” yazmaya yarayan kod parçası) komutunun arkasında kaç tane sanal tanımlama ve isimlendirme çıktı!

Kelimeleri, isimleri ve bilgileri saya saya, oldukça üst seviyeye taşıdığımız teknolojiler gelişti, ancak zamanla iletişim biçimlerimiz de değişmeye başladı. Sokaklardan televizyonlara, kafamızı çevirdiğimiz her yerde görsel uyarıcılar bombardımanına tutuluyoruz. Eskiden sözler senet kabul edilirken, artık “caps, or didn’t happen” diyen bir nesil oluştu. Yazı okumak, hele de biraz uzunsa, çok sıkıcı geliyor genç insanlara. Okumayı terk edenler, yazmanın kıyısından bile geçmiyor.  Sezen Aksu’nun “eyvah, şiirler azalmış, günümüz perişan, yanıyor içimizdeki koskoca orman” dizelerini hatırlatırcasına kelimeler tükeniyor yavaş yavaş. Duygular, düşünceler ve kısaca isimler tükeniyor, kaybolan kelimelerle birlikte. İsimler ki, âdemoğlunu diğer canlılardan üstün kılandır. İptidaî zamanların mağara resimlerini andırmıyor mu, standart çizimlerden oluşan şekillerle haberleşme biçimi? Metin arasına bir-iki tane emoji sıkıştırmak neyse de, bütün mesajlaşmalarını resim yollayarak yapan insanlar var ve bu trend gün geçtikçe artıyor. Ecnebiler, Âdem babamızın Havva annemizle ilk karşılaşma anında kendini, tersten okunuşu da aynı olan “Madam, I’m Adam” ifadesiyle takdim ettiğine inanıyor. Günümüz âdemoğulları için güncelleme yapılacak olursa “Madam, I’moji”  denecek herhâlde.
Ne demişler, “üslub-u beyan, aynıyle insan…”
Link: http://www.gencyorum.com.tr/madam-imoji/

GDO Karıştırmışlar Yeme!

2 Ağustos 2017 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan bir kararla, genetiği değiştirilmiş üç soya ile bir mısır çeşidi ve bunlardan elde edilecek ürünlerin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verildi.
“Gene ti’ye alınacak bir konu” demeyin, Yeni Asya Gazetesi’nin manşetten verdiği habere göre; Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin (BESD-BİR) başvurusunu değerlendiren Biyogüvenlik Kurulu, Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi ve Sosyoekonomik Değerlendirme Komitesi’nce hazırlanan raporları değerlendirerek bu kararı almış. İzinler yemle sınırlı olsa bile, ülkemizde bu sınırlara ne kadar uyulacağı ve bunun denetiminin ne kadar ciddî yapılacağı ile ilgili şüpheler maalesef yok değil vatandaşın kafasında. 2013 yılında Mersin Gümrüğü’nde GDO ihtiva eden pirinç skandalı yaşanmıştı. Rüşvet karşılığı sahte belge düzenlenerek ithal edilmeye çalışılan 23 bin tonluk pirinçlerin akıbeti ne oldu meselâ? İç piyasaya mı sürüldü, yoksa “ziyan olmasın” denilerek fakir fukaraya mı dağıtıldı, bilmiyoruz. 17 Mart 2017 tarihli Burak Coşan imzasıyla Hürriyet’te yayınlanan bir haberde de Adana’da bir fırında, ekmek üretiminde kullanılan bir katkı maddesinde GDO bulunduğu bilgisi vardı. Haberde ayrıca, katkı maddesini üreten firmanın Adana’da bulunan fırınların yüzde seksenine aynı maddeyi sattıkları yer alıyordu.

İzinsiz bir şekilde, gıda maddelerine genetiği değiştirilmiş bitki karıştıranların alfabetik sırayı gözettiklerini ve henüz “Adana” sırasında olduklarını zannetmek yanlış olur. Her an, her yerde karşımıza GDO katkılı gıda maddesi çıkabilir. Peki, GDO zararlı mı ki, gıdalarımızı korumaya çalışıyoruz böyle? Bu konuda kafalar karışık; çok ciddî sağlık problemlerine yol açacağını söyleyenler de var, henüz ispatlanmış bir zararının olmadığını savunanlar da. Fareler üzerinde yapılan deneylerde karaciğer ve böbrek zehirlenmelerine yol açtığı söyleniyor. Aksini iddia edenler de, hormonsuz üretim yapıldığını söylüyor. Neticede kâr maksimizasyonu gözetilerek yapılan ve organizmaların tabiatının değiştirilmesine dayanan bu yöntemin mutlak zararsız olduğu söylenemez her halde.

Kaynakları ve üretim potansiyeli yüksek ülkemiz gibi yerlerde, sentetik müdahalelerle tarımsal üretime ihtiyaç olması esef vericidir. Bakanlar kurulu, aldığı kararlarla 975 bin canlı hayvan, 75 bin ton kırmızı et ve 750 bin ton buğday, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır  ithalatının önünü açmak için gümrük vergisini sıfırladı. Stokçuları te’dip amaçlı ve fiyatları aşağı çekmek için alındığı söylenen bu kararların küçük üreticileri bitme noktasına getireceği aşikâr. “Kurbanlık fiyatlarını rahatlatmak için kolumuzu değil, vücudumuzu, canımızı ortaya koyacağız” gibi iddialı ve üzerinde hunharca espri yapılabilecek (bu arada böyle bir espri yapmayı uygun bulmuyorum) bir söz söyleyen çiçeği burnunda yeni Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanımız’ın konuya daha yapısal ve köklü bir çözüm bulmasını ümit ediyorum.

Fıtrî seyrini değiştirdiğimiz her şeyden gördüğümüz zararlar nedense aklımızı başımıza hâlâ getirebilmiş değil. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda bardağın “dolu” tarafını görmek isteyenler, “cennet” İstanbul’un bir eksiği olan altlarından ırmaklar akan metroları temaşa etti meselâ… Üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen karasal iklimi andıran dondurucu kışlar, bunaltıcı sıcaklıkta yazlar, seller, çatı uçuran ve ağaçlar deviren fırtınalar, cam kıran ve araba kaportalarını yamultan ceviz büyüklüğünde tanelere sahip dolular, yetersiz ve iyi planlanmamış altyapı sistemleri kadar, yerini beton grisine terk eden yeşil alanlar, imara açılmış dere yatakları ve kısaca rant uğruna tahrip edilmiş tabiatın sonucudur. Bu musîbetlerin başımıza gelmesinin maddî manevî sebepleri üzerinde düşünmenin zamanı gelmedi mi?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/gdo-karistirmislar-yeme_439904

Öne Çıkan Yayın

Üye kürküm üye...

  İktidar partisi son zamanlarda üye sayısını artırma hususunda fevkalade bir gayret sarf ediyor. Cafcaflı kutlamalarla yapılan üye kabu...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: