Bu Blogda Ara

Arşiv

beton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekonomiye "Ranttan" Yayınla Devam Ediyoruz....

Ekonomiye ranttan yayın
Bir zamanlar, istenen bir bilgiye herhangi bir zamanda erişmek bugünkü kadar kolay değildi.
Güncel havadis gazetelerden takip edilebiliyordu. Televizyondaki kanal sayısı da, haber bülteni sayısı da bugüne nazaran çok daha azdı.

Tabiî, canlı yayınlar da muhtemelen maliyetleri ve gerektirdiği ekipman-yetişmiş eleman sayısıyla alâkalı olarak çok daha azdı. O zamanlar canlı yayın denmiyordu, naklen yayın deniyordu. Naklen Arapça kökenli bir kelime olduğundan mıdır bilmem, özel kanalların ortaya çıkmasıyla yerini “canlı” tabirine bıraktı. Gerçi, Arapça yayın yapılan kanallarda canlı yayın için naklen kelimesi kullanılmaz. (Bir keresinde, Ramazan Ayı’nda, bir iftar sırasında televizyon izlerken bir arkadaşım, Arapça okuyabildiğini bize ispatlamak için “mübaşir kanalını açsanıza, Kâbe’yi gösteriyor” demişti. Mübaşir kelimesinin kanal ismi olmadığını ve canlı yayını ifade ettiğini öğrenince de bozuldu biraz.)

Seksenli yıllarda, devre arasında 15 dakika reklâm değil, “hafif müzik”yayını yapılırdı futbol maçları yayınlarının. O zamanlar pop müzik denmiyordu ve başında “şimdi Türkçe sözlü hafif müzik yayınımızla devam ediyoruz” ya da sonunda “yabancı sözlü hafif müzik yayınımızı dinlediniz” gibi bilgilendirici anonslar yapılıyordu. Evet, müzik, televizyondan da yayınlansa dinlenen bir şeydi. Futbol maçları televizyon ve radyodan ücretsiz bir şekilde yayınlanıyordu. Canlı verilmeyen maçların banttan yayınlandığı da oluyordu. Sonucunu bilmediğimiz bir maçı banttan izlerken bile heyecanlanabiliyorduk, ama “banttan” ifadesi maça bakışımızı değiştiriyordu. Banttan yayınlanan bir maçı izlerken sesli bir şekilde futbolculara televizyon başından direktif vermeye kalkamazdık meselâ.

ORHAN AYHAN...

Aynı anda televizyon ve radyodan canlı yayınlanan bir maçtaki yayınlar arasındaki senkron farkı bile bazıları için tahammül edilebilir değildi. Radyo yayını, televizyon yayınının bir kaç saniye önünden gidiyordu genellikle ve bu durum benim için anlaşılmazdı. Gökyüzünde çakan şimşeğin önce aydınlığı sonra sesi geldiğine göre görüntü sesten daha hızlı olmalıydı ve görüntülerin en azından o senelerde  ışık hızı ile iletilmediğini yıllar sonra öğrenecektim. Radyo spikerlerinin maç anlatımı daha heyecanlı oluyordu, süsü, abartısı eksik olmazdı. Görmüyoruz ya, adam ne dese inanacağız!  “..orta yuvarlağı sol iç boşluğunun beş metre kadar gerisindeki Orhan, ceza yayı ön çizgisinin sekiz metre kadar önündeki arkadaşına pası atabilse rakip kalede çok büyük bir tehlike oluşturabilecekti, ama kademede Ayhan...” şeklindeki anlatımıyla Orhan Ayhan, hayal dünyamızın sınırlarını zorlardı. Mesafeyi nasıl ölçtün, biz kafamızda nasıl canlandıralım, Ayhan kademeye girmişse gerçekleşmemiş bir pozisyonu neden bize anlatıyorsun gibi deli sorular gelirdi akla. Bir de kendine has hızlı, fakat anlaşılabilir konuşması yok muydu... Televizyonla radyoyu aynı anda açıp televizyonun sesini kısarak görüntüyü ekrandan, sesi radyodan takip etmişliğim vardır. Anlatımını daha çok beğendiğim radyo spikeri acaba bizi mi yiyordu?

Velhasıl, teknik imkânlar ve maliyetler ölçüsünde “naklen” ya da “banttan” yayın yapılırdı. Daha fazla nostalji isteyen, İbrahim Sadri’nin “Kuş Hatıraları” isimli şiirini dinleyebilir.

***

Yıllardan beri var olan ekonomik sıkıntılarımız her fırsatta başka ve daha pahalı borçlarla ötelenmeye çalışılsa da problemler birikerek bir balon gibi şişiyor. OHAL dönemi boyunca baskılanan iflâslar ve konkordatolar fırsatını bulduğu ilk anda peşpeşe gelmeye başladı, demokrasi, insan hakları, ifade hürriyeti, kuvvetler ayrılığı, denge-denetim mekanizmalarının işlemeyişi gibi temel sorunlar sebebiyle yabancı sermaye ülkemizden kaçıyor. Dış borçlarımız 500 milyar dolara yaklaştı. Üstüne, dünya ekonomi devlerine bile diz çöktüren virüs meselesi çıktı. Merkez Bankası net döviz rezervlerinin eksilere düştüğü yazılıp çiziliyor. Dolar yedi, euro sekiz liralara dayanmış, ölçülenle hissedilen enflasyon arasındaki makas gittikçe açılmış. İşsizlik had safhada. Virüs sebebiyle turizm gelirlerinde büyük daralma olacak. Her işimiz ithalata bağlı, katma değeri yüksek bir üretimimiz-ihracatımız yok.

Ne var peki, betona gömülen paralar var... Sahil kenarlarını betona bulama, orman alanlarına tarım arazilerine imar izni verme, Avrupa’nın, dünyanın, güneş sisteminin en devasa binalarını şehirlere dikme var. 250 bin dolarlık emlâk alımı yapan yabancılara bedava vatandaşlık veriyoruz. Katar’la aramızdaki ilişkiler hatırına kendilerine tarla olarak sattığımız arazilerin planını değiştiriyoruz, bir anda değeri 10 katına fırlıyor. Yemyeşil Karadeniz yaylalarını turizme kazandırma adı altında satıp satıp tahribine göz yumuyoruz.

Kısacası, ekonomi yönetiminde “aklen” yayını çoktan bitirdik, “ranttan” yayınla devam ediyoruz...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/ekonomiye-ranttan-yayinla-devam-ediyoruz_524937

DARK'ın Yerli ve Milli Alternatifleri: GARK, ŞARK...


DARK'ın yerli ve milli alternatifleri
Umut Sarıkaya karikatürü
Sosyal medyanın tamamen kaldırılması ve sonra kontrol altına alınması mevzuları tartışılırken parti yöneticileri arasında Dark dizisi atışması geçti. Biz de merak ettik, nedir bu Dark diye...
Efendim, bizi her alanda kıskanan Almanların çektiği bir diziymiş. “Cüney Darkın” filmlerini kıskandıkları isminden belli olan bu dizide bir tane nükleer santral var, buradaki radyoaktif elementlerden karanlık madde elde ediliyor. “Geçit” dedikleri solucan deliklerini kullanarak zaman yolculukları yapan tarikatvari bir topluluk var. Zaman yolcularına “reisender” diyorlar. 33 yılda bir tekrarlanan döngüler sırasında geçmiş-gelecek zamanlar ve olaylar iç içe geçmiş oluyor, işler karışıyor. Zaman, kuantum mekaniği, din ve felsefe üzerine pek çok gönderme bulunuyor, Adam-Eva (Adem-Havva), Noah (Nuh) gibi karakterler var. Kısaca kafa karıştıran ve anlaması kolay olmayan bir yapım olmuş. Filmin sonu kuantum “ince”liklerine vâkıf kişilere “Adam kazandı” dedirtmiyor, onu söyleyeyim...

Almanlar kusura bakmasın, ama bizim memleketimizde bu senaryoya benzer ve ondan çok daha karmaşık filmler çekilebilir. Tamam, makine-kimya gibi alanlarda onlarla boy ölçüşemeyiz, ama öyle senaryo projelerimiz var ki Almanların korkulu rüyası havuz medyamıza “kudur Alman!” manşetleri attırır. İçinde 14 kişi olması gerekirken 42 kişinin indiği minibüs Hessen eyaletinde değil Esenyurt’ta görülmüştür meselâ...

Dark’ın yerli ve millî alternatiflerine bakacak olursak:

BARK: Ev-bark yapımında kullanılan beton, kullanım garantili ve hazine teminatlı ihalelerle karanlık maddeye dönüşür. Bu karanlık maddeyle yapılan ve bir karadeliğe dönüşen Yap-İşlet-Devret projeleri bütçeyi yutmaya başlar. Finansman problemini çözmek için memleketin geçmişte yapılan bütün yatırımların satılması yetmez, gelecekteki gelirlere de ipotek konulur. Beton denilen bu karanlık madde, restore edilen tarihî eserlere de zaman yolculuğu yaptırır. Binlerce yıllık tarihi olan kaleye beton basılınca feleği şaşar, tarihi bütün özelliklerini kaybeder ve Sünger Bob’a benzeyerek bir 21. yy karikatürü olur.

GARK: Batmak, boğulmak, gömülmek gibi anlamlara gelir. Henüz Almanya’daki gibi tamamlanmış ve karanlık madde oluşturacak kadar çalışmış bir nükleer santralimiz yoksa da, hidro elektrik santrallerimiz ve onların çalışması için gerekli barajlarımız var. Tam üç yıl önce temeli atılmış Çankırı’daki Devrez Kızlaryolu barajı kayboluşunu anlatabiliriz. Yer yarılır, koskoca baraj toprağa gömülür ve kimbilir hangi uzay zamana göç eder. Bu esnada, 12 bin yıllık tarihi olan Hasankeyf antik şehri bir başka barajın suları altında gömülür. Sen binlerce yıl, o kadar zalim, gaddar insanların tahribatlarından kendini koru, 2020 yılında seni betona ve suya gömsünler. Hani, evde dededen kalma antika bir eser, yoldan geçen eskiciye verilir de, onun değerini bilmeyen eskici ağırlığını tartıp karşılığında mandal verir ya, öyle bir şey çıkar ortaya.

HARK: Arapça, yakmak anlamına gelir. Otel veya ticarî başka bir yapı için arsa arayıp bulamayanlar, gözüne kestirdikleri bir ormanda, tesisleri için ihtiyaç duydukları alandaki ağaçları yakar. Uzay-mekânda açılan bu deliğin kapanması mümkün olmadığından bölge imara açılır. Bu senaryoda geçmişe dönmek asla mümkün değildir.

ÇARK: Her gün değişen ahval-i âlem karşısında, menfaatinin bekasını temin adına, anında sözünü ve duruşunu değiştirebilen, dün savunduğu fikirlere bugün çok rahat sırt çevirebilen, hakaretler yağdırdığı kişilerle bir çırpıda müttefik olabilecek kadar dost-düşman listelerini her an güncelleyen birini düşünün. Durmadan çark etmektedir ve kendisini müşkül durumlara sokan arşivlerin hatırlatılmasından rahatsız olur. George Orwell’in 1984 kitabındaki gibi geçmişi kontrol altına almak ister. Sadece kendi istediği geçmişi oluşturacak memurları harıl harıl çalışır, “unutulma hakkı” adı altında, geçmişinde görünmesini istemediği kayıtların erişimini kaldırır.

ŞARK: Zamanında, paralel evrenlere giden duble yolları inşa ederek zaman yolculuğu yapanlar, o yıllarda ve yollarda beraber yürüdükleri ekiple anlaşmazlık yaşamaya başlayınca, yolculukları için alternatif arayışına girerler. Cismen küçük, ama kendileri üzerindeki etkisi büyük olan “Aydınlık” maddeyi keşfetmeleriyle birlikte “Doğu” tarafına yönelirler. Aydınlık madde küçük olduğu için içlerine “derin çek”erek alırlar ve kurt-solucan deliğine girip yolculuk yaparlar.

FARK: 25 yıldır her seçimi kazanan bir grup, ilk defa 13 bin oy farkla kaybettikleri bir seçim sonucuyla şoka uğrar. Veri akışı anında kesilir, ama nafile... Schrödinger’in kutusuna benzeyen sandıklarda hiçbir şey olmamışsa bile kesin bir şey olmuştur. Seçimi yeniletmek suretiyle geçmişe yolculuk yapma denemesi ters teper. Döngüyü kırabildiğini gören seçmen, farkı 800 bin oya çıkarır...

PARK: Büyük şehirlerde yaşayan ve köyünü özleyen millet, bahçelerde yuvarlanarak geçmişe gitmeye çalışır, olaylar gelişir...


İlgili diğer yazılar:

Miskin Jonas Var Yârına, Koma Bugünü Yarına...

İETT, DARK dizisine ilham kaynağı oldu



Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/dark-in-yerli-ve-milli-alternatifleri-gark-sark_523977

Beton Kültürü ve Emlak Bilgisi

Beton Kültürü ve Emlak Bilgisi

Dolar’ın ülkesinden çıkmak suretiyle dış dünyaya açılıp genişlediği ve gelişmekte olan ülkelere bol bol uğrayıp ucuz ucuz konakladığı yıllarda ülkemiz de bu nezaket ziyaretlerinden nasibini aldı.
Mevcut iktidarın inşaat ve emlâk işlerini iktisadi gelişmenin lokomotifi olarak gördüğü, diğer sektörlere nazaran çok daha fazla koruyup kolladığı herkesin malûmu. Bu şekilde gelen paralar ülkemizde betona ve lüks tüketime harcandı. Beton sektörünün önünü açmak için imar kanununda jet hızıyla değişiklikler yapıldı, tahrip edilmiş orman ve tarım alanlarının kullanıma açılması sağlandı. Teşvikler verildi, banka kredilerinde kolaylıklar sağlandı, vergi muafiyetleri tanındı, vergi borçları silindi. Büyük firmalar inşaat işleri ile uğraşmaya başladı, inşaatla uğraşanlar büyüdü.

İmar-Ahit Ofisleri

Kentsel dönüşüm yasası ile eski binalar bir bir yıkılıp yeniden inşa edilmeye başlandı, şehirler şantiyeye dönüştü. Belediyeler, imar planlarında inşa işlerini kolaylaştıracak şekilde değişiklikler yaparak hem gelir elde etti, hem de sektörün önünü açtı. Bazıları öyle abarttı ki, planlarda yer alan fay hattını bile taşıdı! Yol, metro gibi ulaşımı kolaylaştıracak altyapı çalışmaları plana dahil edildiği anda bir mevkinin değerinin bir anda patlama yapacağı bilinen bir şey ve çokça kullanıldı. Uzun vadeli ödeme imkânları ile elde edilmesi kolaylaştırılan ve sağlam bir yatırım aracı olarak görülen gayrımenkuller değerlerinin üstünde fiyatlanmaya başladı. Kısa zamanda büyük kârlar kazandıran inşaat, emlak ve taahhüt işleri, adeta “Beton Kültürü ve Emlak Bilgisi” dersinin zorunlu olduğu “İmar-Ahit” ofislerinin her köşede açılarak mantar gibi çoğalmasına yol açtı.

Beton Kültürü ve Emlâk Bilgisi o kadar damarımıza yerleşti ki… Tarihi eser sayılan binaların restorasyonunda, bu dersin izlerinin en kaba örneklerini görmek mümkün. Sünger Bob’a benzetilen kale mi dersiniz, fayanslarla kaplanan tarihi hamamlar mı, otoparka çevrilen medreseler mi… Konya’da geçen haftalarda açılan piknik alanı beton ve asfalta boğuldu. Deprem toplanma alanlarına dev beton yığını olan AVM’ler yapıldı. 1453 adet hafriyat kamyonundan oluşan dev bir filo ile caddelerde gövde gösterileri yapıldı. Bir tabiat harikası olan Uzungöl çevresi tam bir betongöl haline getirildi. En son Ayder Yaylası’na da kentsel dönüşüm gideceği haberleri vardı. Fatih Camii, Mevlânâ Türbesi gibi yerlerin bahçelerindeki ağaçlar bile kesilip etrafları betona gömüldü.

İnsanoğlu var olduğu ve nüfus çoğaldığı müddetçe inşaat işleri tabiî ki var olacaktır. Fakat sadece inşaata dayalı büyüme planları yapmak ve bütün kaynakları bu alana tevcih etmek yanlış olur. Bir binayı bir defa inşa edersiniz ve uzun yıllar boyu kullanırsınız. Bu yüzden sürdürülebilirliği azdır. Hele ki arz-talep dengesi gözetilmezse balon oluşacağı ve yeterince şiştikten sonra bu balonun patlayacağı aşikârdır. Herhangi bir sebeple finansman problemleri başladığında da insanların ilk gözden çıkardığı şey gayrımenkullerdir. Cari açık, dış borçların çokluğu, yabancı yatırımcıların ülkeden kaçması gibi sebeplerle nakit sıkıntısı çektiğimiz bugünlerde en çok daralmanın hissedildiği sektör inşaat oldu. Durmadan yapılan satış kampanyaları, kamu bankaları eliyle verilen ucuz konut kredilerine rağmen eritilemeyen konut stokları bu konuda ciddi bir tehlikenin bizi beklediğini haber veriyor. Bazı inşaatçılar, konut kredisi oranlarının 8-9 puan düşürülerek aradaki farkın devlet tarafından karşılanmasını bile talep etti. KDV’nin oranlarını %26 yapıp okunuşunu “Kentsel Dönüşüm Vergisi” yaparlarsa hiç şaşırmayacağım.

Çözüm?

Para kaynaklarının bolca bulunduğu yıllarda, bu kaynakları katma değeri yüksek üretimler yapmakta kullanan ülkeler bugün bunun kaymağını yiyor. Zamanında yüksek teknoloji ürünlerine yatırım yapsaydık bugünümüz çok farklı olabilirdi. Eğitim sistemimizin problemleri ve beyin göçü gibi sebeplerle kalifiye insan kaynağı bulmakta zorlanıyoruz, uzun yıllar süren ve pahalı AR-GE çalışmaları gerekiyor. Şimdi sıfırdan başlayalım, biz de katma değeri yüksek ürünler ihraç edelim demek için geç kaldık gibi.

Yerli ve Millî Bir Yüksek Teknoloji Firması Olarak APPLE!

Bugün Apple firmasının piyasa değeri bizim gayrısafi millî gelirimizden fazla. Diyorum ki, Varlık Fonu’muzu kullanarak, enişteden, sağdan soldan borç-harç bulup bir şekilde Apple firmasını satın alalım, yerli ve millî bir yüksek teknoloji firmamız olsun. Zaten apple ürünlerinin isimleri neredeyse yerli ve millî, çoğu “Ay” ile başlıyor. Yanına yıldızı da biz koyarız, dünya ay-yıldızlı ürünlerle dolar Allah’ın izniyle. Mekintoş’u Tekintoş, Macbook’u Tekbook yaparız. iMac ürününü tersten okuduğunuzda cami olduğunu fark ettiniz mi? Bütün birikimlerimizi toplayıp tek varlığımız olan Apple’a yatırdığımız için Varlık Fonu’nun ismini de değiştirip Varlık Phone’u yapmamız gerekecek, olsun. Firma merkezini Konya’daki çok gizli uzay üssümüzün oraya taşırız. Hatta Konya ilimizin adını da bu vesileyle Silikonya yaparız. İşler iyi giderse, bir sonraki sene şaaak diye Google’ı alırız. Yetmedi mi, şaaak bir firma daha alırız, Microsoft! Ne dersiniz, iyi olmaz mı?
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/beton-kulturu-ve-emlak-bilgisi_470079

Betonun Elli Grisi


Betonun Elli Grisi
Geçtiğimiz hafta Ege Denizi merkezli deprem yaşandı, etkileri Marmara bölgesindeki birçok ilde de hissedildi.
Artçıları kabilinden, irili ufaklı sallanmalar ise hâlâ devam ediyor gibi. Ramazan ayı hürmetine Rabbim, en hafif şekilde atlatmayı nasip etsin.

Uzmanlarının büyük bir deprem beklediği İstanbul buna ne kadar hazırlıklı? Meşhur 1999 Marmara Depremi sonrası inşaatlara çeki düzen verildi, ama denetimlerin düzgün yapılıp yapılmadığı hakkında kafalarda soru işaretleri mevcut. Özellikle sahile yakın yerlerdeki yapılanmalar ve durmadan ihdas edilen imar izinleri endişe veriyor. 99-2003 yılları arasında İstanbul’da bulunan 493 toplanma yerinin bugün itibarıyla 77’ye düşmüş olduğundan bahsediliyor. Betonun elli grisine sahip koca koca alış veriş ve iş merkezleri, rezidanslar dikilmiş durumda çoğu toplanma yerine. Allah muhafaza, muhtemel bir deprem sırasında 18 milyon nüfusa ulaşan şehirde bu alanlar kime yetecek? Karacaahmet ve Zincirlikuyu bu alanlar arasında mı bilmiyorum, ama “hepimizin gideceği yer” olması hasebiyle pek çok kişiyi toplayacak bu gidişle.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın hazırladığı ve birkaç yıldır televizyonlarda yayınlanan bir kamu spotunda tarım arazileri üzerine inşaat yapılmaması gerektiği vurgulanıyor. Bu spotun hedef kitlesi kim bilmiyorum, ama imar izinlerini veren kuruluşların bu uyarıyı dinlemediği belli. Zeytinlik alanlarını imara açmak için defalarca meclise getirilen ve sonuncusu da kamuoyundan gelen tepkiler üzerine çekilen teklif de bahsedilen kamu spotundan hiç haberi olmayanlar tarafından getirilmiş olmalı.

Artan nüfusla birlikte, ihtiyaç günden güne artsa bile tarım üretimimizde ciddî manada düşüş var. Zaman zaman fahiş bir şekilde fiyatı artan bir ürün olunca ne yapıyor şevketli devletlülerimiz, hemen arada spekülatörlerin olduğundan yakınıyor. Stokçuları te’dip etmek için de o üründe ithalatın yolunu açıyorlar. Haliyle, düşük marjlarla çalışan küçük üretici havlu atıyor ve zarar etmemek için üretimi bırakıyor. Bakanlarımız da pazarlardan “gonuşmadan geçince” vatandaş derdini kime anlatacağını şaşırıyor. Yakın zamana kadar kendi kendine yetme özelliği ile övünen ülke, saman dahil pek çok temel üründe dışa bağımlı hale geliyor. Tarım arazileri boşa çıkınca bu sefer de “ziyan olmasın bari” deyip imara açılıyor.

Ülkenin lokomotifi gözüyle bakılan grisiyle meşhur beton sektörü, tek başına koca ülkeyi sırtlayıp götürmeye yetmiyor. Sonuçta maliyetleri yüksek girdileri var ve bir inşaat bir defa yapılıp uzun seneler kullanılıyor. En iddialı olduğumuz alan olan betonda bile mega projelerimizi İtalyan, Japon ve Koreli firmalara yaptırıyoruz, bu da başka bir handikapımız. Yabancı yatırımcılardan gelen sıcak parayı katma değeri yüksek üretimde ve ihracatta kullanan Güney Kore gibi ülkeler sıçrama gösterirken, biz lüks tüketimde kullandık ve betona gömmeye çalışıyoruz. Sonuçta bankalara ve finans kurumlarına borcu gittikçe kabaran bir toplumumuz oldu. Vel ”Hans”ılı, “hey George, versene borç!” diyerek yürütmeye çalışıyoruz işleri, ama Hans ile George’un bizi koruyamayacağını da biliyoruz.

Hafriyat kamyonlarını harıl harıl çalıştırıp inşa ettiğimiz siteler kadar, “harfiyat” üzerine kurulu kodlarla çalışan yazılım dünyasına gerekli kolaylıklar sağlanmış olsaydı, küresel çapta ses ve döviz getiren web siteleri ve mobil uygulamalarımız olabilirdi. Belki de, zamanında gemileri karadan yürütmekle ezber bozan Fatih’in torunları olarak, fethin yıl dönümünü karadan gitmesiyle bilinen 1453 adet kamyonu yine karadan geçirmekle gövde gösterisi yapılmış olmayacağını anlardık.
Link: http://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/betonun-elli-grisi_435666

Öne Çıkan Yayın

Yapeylikan Zekâ

GPT-3 isimli yapay zekâ modelinin yazdığı bir köşe yazısı, The Guardian gazetesinde yayınlandı. Yapay zekâların insanlara zarar vermeyeceği...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: