Bu Blogda Ara

Arşiv

maaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şahlanan Ekonomi

 


Aylar öncesinden, Temmuz itibarıyla ekonomimizin şahlanacağı müjdesini İçişleri Bakanımız vermişti. Bugünlerde ekonomi ile ilgili demeç veren devlet erkânımızın özellikle “şahlanma” vurgusu yaptığı dikkatlerden kaçmıyor.

Ekonomi cenahındaki uzmanlar, baz etkisiyle bu dönemlerde büyüme rakamlarımızın ortalamadan yüksek çıkabileceğini söylüyor. Örnek verecek olursak; iki sene önce cebimizde 100 lira vardı diyelim ve geçen sene 40 liraya düşmüş olsun. Bu sene o 40 lirayı 60 liraya çıkardığımızda büyüme oranımız % 50 olacak, ama aslında paramız iki sene önceki noktadan hâlâ aşağıda olmaya devam edecek. İsteyen parasının azalmış olmasına üzülebilir, isteyen de bir buçuk katına çıkardık diye sevinir. 

Şahlanma rakamları henüz açıklanmadı, ama rakamların o fet ”baz” etkisini bilenler önden yetkililere haber vermiştir muhakkak. Onlar da önden, şahlanacağız müjdesi verip arkasından rakamlarla bu iddialarını destekleyecekler. Goebbels’vari yöntemler, bu iddiayı ne kadar çok tekrarlarlarsa o kadar başarılı olabileceklerini tavsiye ediyor olabilir.  

Son yıllarda, resmî olarak açıklanan güzel rakamlar nedense vatandaşın evine yansımıyor. Elektrik faturalarının Temmuz ayı şahlanışı, çarpmanın toplama üzerinde dağılma özelliğini ispat eder gibi oldu. Bayram tatili münasebetiyle 12 gün evde olmamamıza rağmen, Haziran döneminde ödediğimize yakın tutarda bir fatura geldi. Şahlanma etkisini bu ay daha iyi hissedeceğiz muhakkak. Marketlerde bırakın aylık ve haftalık zamları, günlük olarak fiyatı değişen ürünler bile var. Üretici enflasyonu yüzde 40 üzerinde çıkmış, ama tüketiciye bu maliyet % 18 olarak yansımış, yemek isteyenlere afiyet olsun.

2015 yılında, jölesiyle meşhur bir iktidar muhibbi şöyle demişti: “Türkiye Başkanlık Sistemine geçince neyiniz varsa tam olarak en az 3’e katlanacak” Sade vatandaş olarak, bence 3 yeter. Daha fazla katlanabileceğimizi zannetmiyorum. Bir ipi 3 kere ortasından katlarsanız başlangıçtaki uzunluğunun sekizde birine iner çünkü. 

Göz yaşartan bir fedakârlık!

Diyeceksiniz ki, ülkede artarak üç katına çıkan şeyler yok mu? Olmaz olur mu? Meselâ mensuplarına yapılan düşük maaş zammını savunmak için “Önemli olan sadece maddî kazanım değildir” diyen sendika yöneticisinin maaşı 32 bin liranın üstündeymiş. Kızılay başkanına iki yılda iki buçuk milyon lira huzur hakkı ödenmiş diyorlar. Ayrıyeten sayın başkan beyin maaşının 27 asgarî ücrete tekabül ettiği haberleri var. Siz de, “ferdî” olarak “Bilsen uzaklarda kimler ağlıyor, gülemem sevgili dostum, bunlar bütün maaşları kendine bağlıyor. Huzurum hakmadı, fani dünyada... ” diye şarkı söyleyip kendi huzurunuz hakkında derin bir tefekküre dalabilirsiniz. Keza, dolar da bırakın üçü, beşe katlandı. 

Bütün bu şahlanma ve üçe katlanma hikâyelerine rağmen ne yapmıyoruz, şımarmıyoruz... Her şey fevkalâdenin fevkınde seyretse bile tedbiri elden bırakmıyoruz. Bakınız, tasarruf tedbirlerine gidildiğini açıklayan Cumhurbaşkanlığı genelgesi yayınlandı. Her işlerini Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla yaptıklarını iddia eden bir partiye mensup 8 bin nüfuslu bir beldenin belediye başkanı, satın aldıkları 600 bin TL’lik makam aracını o tasarruf tedbirleri kapsamında aldıklarını söylemiş ve “Gidip Şahin alacak halimiz yok ya. Ben gidip 1 buçuk milyona sıfır Audi marka araç da alabilirdim.” demiş. Cidden göz yaşartan bir fedakârlık. Sayın başkan, sen alma mazlumun Şahin’i, yokuşta çıkar aheste aheste... Şahsen, bu kadar şahlanmış ekonomide Şahin almana gönlümüz razı olmaz. Bütün başkanlar gibi sana da Audi yakışır, parası ne ise biz aramızda toplayıp verelim gerekirse... İtibarda tasarruf olur mu, Allah’ını seversen? 

Nereden, nereye... Daha önce hatırlarsanız yine bir belediye başkanı, lüks ve pahalı bir makam aracı satın alımı ile ilgili “Herkes Audi’yle gelsin, ben Passat mı çekeyim yanlarına” demişti. Bahsettiği Audi marka makam aracının fiyatı o günlerde 635 bin lira tutuyordu. Bugünkü parayla 600 bin liralık araba savunması yaparken Şahin kullanılıyor. Varın, ne kadar şahlandığımızı siz hesaplayın...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/sahlanan-ekonomi_548673

İmrengi

 



Annler günü, babalar günü gibi özel gün kutlamalarını pek samimi bulmayanlardanım. Tamam, iyi niyetlerle ortaya çıkmış olabilir bu özel günler ama o kadar ticarileştirildiler ki, günler, hatta haftalar öncesinden başlayan reklamlar bizi bunaltmaya yetiyor. Sevginin/saygının tek ifadesi hediye almak değil, her hediye de maddi olmak zorunda değil. Hadi, diyelim çiçek almaya karar verdiniz. Bir gün öncesinde veya sonrasında 10 liraya satın alınabilen bir çiçeğe, o günlerde 50 lira fiyat biçiliyorsa burada istismar yok mudur?

21 haziranın gündüzünde “en uzun gün indirimi”, gecesinde “en kısa gece kampanyası” gibi SMS, mail ve bildirimlerle bizleri ihtiyaç duymadığımız şeyleri almaya çağıranların yerinde olsam, teyzeler günü ve amcalar günü diye yeni satış günleri icat ederdim. Sonuçta, teyze dediğiniz anne yarısı, amca da baba yarısı... Ramazan’da tam gün oruç tutamayan çocuklar yarım günlük tekne orucu tutar ya, teyze ve amcaların günleri de öyle yarımşardan olabilir zannımca. Akılda kalması için de 21 Mart ve 23 Eylül gibi, gece gündüz sürelerinin eşit olduğu tarihler seçilebilir.

Anneler günü, okul ders kitaplarında işlenir, şiirler okunur yazılır, resimler yaptırılır çocuklara ödev olarak. Sıkıysa kutlama o günü... Babalar günü öyle mi? Laf olsun diye ihdas edildiği nasıl da belli... Babalar gününü öyle bir zamana denk getirmişler ki, okullar ekseriya kapanmış olur o tarihte. Kim öğretip hatırlatacak çocuklara? Babalar da çok dert etmez kutlanmadığını, rahat olun.

Kendi adıma, babalar günü diye bir şey olduğunu, üniversite okurken yaz tatillerinde tezgahtar olarak çalışırken duydum ilk. Tezgahın sahibi abimiz, müşterilere “babanıza hediye almak ister misiniz?” şeklinde soru sormamız yönünde telkinlerde bulundu. Hakikaten, babalar günü ve önceki gününde bir haftada yaptığımız ciroyu yapmıştık.

Geçen hafta, babalar günü vesilesiyle, video konferans yoluyla gençlerle buluşma gerçekleştirmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle dedi: “Biz gençliğimizde yurt dışına gittiğimizde oraları görürdük, ‘Bizim ülkemiz niye böyle değil’ derdik. Gelişmiş ülkeler için diyorum. Ama şimdi onlar buraya geldiğinde diyorlar ki, ‘Bizim ülkemiz niye Türkiye gibi değil?’ Ve bize imreniyorlar.”

Yurt içinde yaşayan bizler belki farkında değiliz ama dışarıdan gelenler imrenerek bakıyorlar demek ki. “Mavi-yeşil” vatanımızdan “gri” pasaportlarla çıkıp geri gelmeyerek, “kırmızı” bültenle aranma seviyesine gelen kişiler de diyorum, acaba, memlekete yabancı bir gözle bakıp imrenebilmek gibi “pembe” hayaller için mi yapıyorlar bunu? Bünyesinde bu kadar rengi barıdıran imrenmeye “imrengi” diyebiliriz herhalde...

Nasıl imrenilmesin kardeşim? Türkiye’ye girdiğinde cebinde 500 Euro varsa, bir öğretmen maaşından fazla paran var demektir. Avrupa standartlarında maaş alıp burada harcayan yaşadı!

Sonra, on parmağında on bir marifet olan ve marifetleri sayısınca maaşla iltifatlandırılan siyasetçi ve bürokratlarımız var. Gelişmiş diyebileceğimiz herhangi bir ülkede bunun örneği var mı? Birlik ve onluğa-pardon, beraberliğe- en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, iki 1’i yanyana getirip 11 yapan ve “maşallah, 11 ayrı kurumun sultanı, mübarek!” diyebileceğimiz adamlar çıkıyor. Burnu hassas olan kişiler, o haberleri fazla okumasın, zira kesif bir gübre kokusu kendilerini rahatsız edebilir.

Ticarette ileri seviyeye gelmiş kişiler bakanlık yapabilir, hatta bakanlığa geçtikten sonra da aynı şekilde ticaretine devam edebilir. İsteyen, şirketlerini eşi-çocuğuna devredip ballı bakanlık ihalelerini rahatça o şirketlere verebilir. Avrupa’da bunu yapmak mümkün mü?

Avrupalı çocuklar, üçgenleri sadece geometri dersinde teorik olarak öğreniyor. Bizde ise gazeteci-mafya-siyaset, ticaret-sanat-siyaset gibi üçgenleri bizzat hayatın içinde görmek mümkün. Görerek, dokunarak ve koklayarak “pis”agor bağıntısını bu üçgenlerden öğrenen çocukla, tahtada çizilen iki boyutlu ABC üçgeni üzerinden formülü ezberleyen çocuk, hiç bir olur mu?

Durmak yok, “imrengirmeye” devam!

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/imrengi_545359

Hayrat Eve Sığar mı?

 

İ. Bülent Çelik Karikatürü

Hafta içi akşam saatlerinde başlayıp sabaha şafak vaktinde biten, dini ve milli bayramlarda devreye giren, yıl içinde haftasonları uygulanıp hafta içi çalışma saatlerinde yüzüne bakılmayan kısıtlama-kapanma-dışarı çıkma yasağı 17 gün boyunca tam uygulanmak üzere başladı. Yalnız kızlar, hadi erkekler derken cümbür cemaat ve bütün mahalle moduna geçildi yani.

Geçildi geçilmesine de, tam kapanma  denilen şeyden muaf tutulan kişiler 42 maddede sayıldı. Geçen sene, kapanmalar resmi olarak başlamadan önceki dönemlerde sokakta dolaşan kişi sayısı bile tam kapanma günlerinde olduğundan çok daha azdı. Evde kalması gerekenler listesi o kadar maddeden oluşmuyor, onları sayıp geri kalan herkes çıkabilir dense daha açıklayıcı olabilirdi. Nasreddin Hoca’nın meşhur türbe kapısı geliyor akıllara, duvarları olmayan türbeye dikilmiş kapı... Ne kadar etkili olur bilinmez, en azından “bakın, sert önlemler aldık” deyip turist toplamaya faydası olabilir. Dış siyasetteki başarıızlıklarımıza virüs vak’alarını da ekleyip bize kapıları kapatan, uçuşları yasaklatan pek çok ülke oldu zira.

Evet, insanların neredeyse yarısı dışarıda ise de, diğer yarısı evde. Evde tutulan yüzde elliyi bayram öncesi kara düşünceler kaplamıştır: dükkan kirası, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon faturaları, borç çekleri, eleman çalıştırıyorsa maaşları, kredisi, kredi kartı borçları nasıl ödenecek? Kapat demesi kolay da, taş mı yiyecek bu insanlar? Bugüne kadar virüsle mücadele kapsamında konut kredilerinin oranlarının düşürülmesi, esnafa kredi verilmesi, işsizlik sigortası fonlarının kullanılması gibi ultra etkili yöntemler kullanıldı. Hatta, esnafa “hazinemiz milletin emrinde” dendi ve İBAN numarası verilerek milletin ödeme emirleri beklendi. Bu desteklerin hiçbirini beğenmeyen kıskanç İMF, bütçesine oranla vatandaşına en az sosyal yardım yapan ülkeler arasında saydı bizi.

Salgının başladığı ilk günlerde tam kapanma çağrısı yapanlara terörist muamelesi yapanlar vardı. Onlara göre insanları sokaklara çağıran da darbe iması yapıyor, (her nasıl oluyorsa) evlerde kalınmasını isteyen de. Hükümetçe alınan her kararı istisnasız alkışladıkları için bu tam kapanma hakkında ne düşündüklerini de merak etmiyoruz doğrusu. Muhakkak kendilerince bir tevili vardır.

Şimdilerde, bütün muhaliflerin kapanma günlerinde Bodrum’a gittiğini zannedenler var. Onlara göre Türkiye’de fakirlik diye bir şey yok, sakın ekmek bulamadığınızı söylemeyin, “biraz onlara abartı gibi” geliyor. Ak tav-şanla şöhret kapılarının kendilerine açıldığı, “Ailece Harikalar Diyarında” dolaşan bu kişiler genellikle bir kaç farklı yerden yağlı ballı maaşlar alıyorlar. Sadece kendileri değil, aile fertlerinin hepsi cafcaflı makam ve mevkilerde dolaşıyor. Yirmili-otuzlu yaşlarda büyük büyük, uçan kaçan kurumların genel müdür yardımcılığına getirilenler var mesela. Genç işsizliğin tarihi zirvelerde dolaştığı bugünlerde şair Necip Fazıl gibi şunu dedirtiyorlar insana:

“Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir maaş

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa

Yaşasın, kefenleriyle mitinge gelen yalakaraborsa!”

Aldığı birden fazla maaşı yasal ve etik bulanlar var. Ne de olsa “tek maaşla geçineni etmeli takdir,
çok sayıda maaş alanın hakkı etiktir” diye bir şey var. Birileri de aldıkları maaşları hayır hasenat işlerine harcadıklarını söyledi. İnsan gerçekten “hayrat” ediyor demek ki. Hayat eve sığar derler ama hayratının boyutuna bakarak bu zevata hitaben “hayrat eve sığmaz” diyebiliriz. Allah, hepimize eve sığmayacak hayrat yapma fırsatı versin inşallah...

Ticarete bakanlık yapacağı yerde kendi ticaretine bakan kişiler, nüfus müdürlüklerini kullanarak yurtdışına kaçanlar, iktidar sahiplerine yakınlıkla elde ettiği nüfuzu kullanarak gayrımeşru işler çevirenler alabildiğine... Tekerlemesi bile var:

“Ampül yandı
Sinekleri çekti
Tombul keş
Lüks arabaya koş
On asgari ücrete bedel, arabanın bir tekeri
Pudraların şekeri
Hop mop

128 milyar dolar, oldu 159 altın top
Bundan başka oyun yok”

Bunlara başka oyun yok, değil mi vatandaş?

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/hayrat-eve-sigar-mi_541990

BARO'OK Dönemi


BARO'OK Dönemi
 
Yıllardır, para ve inşaat işleri ile anılan partimizin sanat-kültür işlerinden uzak olduğu zannedildi.
Haddizatında, bizim dönemimizde çizilen büyük resim sayısında bir dünya rekor kırıldı, ama görmek istemeyen görmüyor tabiî... Başkaları mutluluğun resmini çizmek isterken, biz mutluluğun resmî sponsoru olduk, daha ne yapalım!

Sanatseverlere, parlamenter-önesans döneminin bittiği ve “BARO’OK” döneminin başladığı müjdesini vermek isterim. Bulmacalarda “eğreti yapı” diye sorulan, inşaat işçilerinin kaldığı baraka değil, onunla karıştırmayın. Yerli ve millî BARO’OK dönemimizin özellikleri şunlardır:

Hareket

Parlamenter-önesans dönemindeki durağanlığın aksine bizde hareket var. Hızlı kararlar alıp hemen harekete geçiyoruz. Nerede hareket, orada bereket... En çok da partimizin mensuplarını ve bize yakın kişileri hareketlendiriyoruz. Onlar da “barekallah, maaşallah” nidalarıyla coşkularını ifade ediyorlar. “Maaşallah” ile çıktıkları yolda zamanla “maaş alah, maaş alah, şuradan da alah, buradan da alah” diyerek “fena fil maaş” mertebesine ulaşırlar. Yanlış anlamayın, tamamen vazifeşinaslıktan kaynaklanan bir hastalık, tıpta adı bile var: Maaşofili. Fil şeklindeki kumbaralarına doldurdukları maaşlar zamanla oraya sığamaz hâle gelince kumbarayı patlatır, buna da “infilAK” denir, herneyse...

Duygu

BARO’OK dönemimizin en önemli özelliklerinden biri duygulara ağırlık vermemizdir. Özellikle millî ve dinî duygular bizim dönemimiz eserlerinde çokça kullanılmıştır. Sevgi, bağlılık, samimiyet nefret ve öfke duygularının öne çıktığı görülür. Okumuş adamın kafası karışır, halbuki duygulanan insan öyle mi... Kafası nettir, istediğini ona yaptır ettir.

İhtişam

İtibar çok önemlidir. Varlığımızın en büyük nişanesi olan görkemli yapılar, şaşaa ve şatafat alâmet-i farikamızdır. İtibardan tasarruf edilmez, biz de etmiyoruz zaten.

Kontrast

Eserlerimizde karanlık ve aydınlık bölgelerin zıtlığını ön plana çıkarıyoruz. Bizim için ak ve kara vardır. Bizim gibi düşünmeyen herkes karadır.

Kargaşa

Eskiden tek bir BARO vardı, şimdi çoklu BARO’lara geçiyoruz. Hemen şarkısını da söyleyelim:

“Bu akşam içimde neşe var
Gözümde canlandı çoklu barolar
Sevinçten ağlamak istiyorum
Bu akşam içimde neşe var
Barolar… Barolar…
Şimdi gözümde canlandılar
Barolar, barolar… beni bu aralar güldürdüler..”

BARO’OK döneminin çoklu BARO’larına “BAROÇOK” denir. BAROÇOK’lar kargaşayı arttırsa da kendi içinde barışık olacaklar zamanla, ayarı çekeceğiz. Simetrik ve her kesime hitap eden bir medya vardı eskiden, şimdi sadece bizim haberlerimizi veren asimetrik bir hal aldı.

Asimetrik demişken, 300 bin dislike gibi asi bir metrik sergileyen gençlere uyarım var; dislike atan dislike’lanır, ona göre... Tersine mühen’dislike’ çalışması ile hepsini tesbit edebiliriz. Z kuşağı diyorlar bunlara... Mavi kuş yok mu, twitter... İşte o kuşun ağı yani. Ağlarına düşürdükleri genç dimağları zehirliyorlar. Gençlerimizi twitter’a yedirmeyeceğiz. Amaaan, tek tek uğraşamayız bunlarla, komple bütün sosyal medyalarını kapatırız, olur biter! Hatta tamamen kapattıktan sonra onları komtrol de edebiliriz. Elimizdeki kumandanın “mute” tuşuna basar basmaz sesini kısabildiğimiz youtuber bizim için muteberdir. Yerli ve millî diktatörlük şart, kimse kusura bakmasın. Mute komutunu verince “ah” sesi eşliğinde kapanacak olan “hit” parçaları düşününce, diktatörlüğümüze uygun en iyi isim “Mute-ah-Hitler” olabilir. Kızmaca yok, ne demiştik, dislike atan dislike’lanır gençler!

Sonra, şehir kompozisyonunu bozan bir üniversite vardı, çok şükür kapattık kendisini.

Sonuçta, gökten “öç alma” düşmüş, biri BARO’nun başına, biri dislike’çıların başına, biri de Şehir’cilerin başına...

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/baro-ok-donemi_523502

Rabbim Affetsin, Milletim "Bağışlasın"

Rabbim affetsin milletim bağışlasın
 
Beşerî münasebetleri ve ticarî teamülleri zir ü zeber eden Koronavirüsü karşısında neredeyse bütün devletler ekonomik tedbirler aldı. Her ülke kendi çapına göre vatandaşına destek paketleri açıklamak mecburiyetinde kaldı.
 
Ülkemizde tutarı 100 milyar lira olarak belirlenen bir paket açıklandı. Hikmet, hükümetin karşısına çıkıp bütün ukulü hayret içinde meşgul eden şu üç soruyu sordu: Bu 100 milyar lira necidir, nereden geliyor ve nereye gidiyor? Yani, 100 milyar rakamına nasıl ulaşıldı? Bu paranın kaynağı nedir? En önemli soru: Bu para kimlerin cebine girecektir?

Başka ülkelerin paketlerinde kimin ne kadar yararlanacağı belli olmuş: Kanada başbakanı vatandaşlarına “siz parayı, elektrik, su vb faturaları düşünmeyin” dedi, gelirini kaybeden insanlara dört ay boyunca 2000 dolar destek vereceğini duyurdu. Almanya, serbest çalışanların hesabına 5000 euro yatırdı, işyerlerine 15.000 euro tutarında yardım edileceğini söyledi. Örnekleri çoğaltmak mümkün... Bizim pakette Hikmet Abi’nin sorduğu soruların cevabını hâlâ tam olarak bilmiyoruz. İnsanlara evden çıkmayın dendi, ama otellerdeki konaklama vergisi ertelendi. Seyahat acentalarının KDV oranları düştü, ama seyahat eden yoktu ve son kertede şehirlerarası yolculuklar da yasaklandı. Bazı işverenlere birtakım avantajlar sağlanacağı söylense de işin esas mağduru olacak çalışanlar için somut bir şey geçmiyor.

“Aldı Yedi Maaşımı...”

Her daim uçtuğu söylenen ekonomimiz maalesef işsiz ve gelirsiz kalacak, kirasını-faturasını ödeyemeyecek vatandaşlarına güvence veremedi. Üstüne, bütün vatandaşların dâvet edildiği yardım kampanyası düzenlendi. Devletin başı, İBAN numarası verdi, kendi de yedi maaşını bağışladığını duyurdu. Şimdi soralım sabit maaşla çalışan vatandaşa:

- Sen de verecek misin yedi maaşını? 
- Ohoo, çoktan aldı yedi maaşımı...
- Kim aldı yedi maaşını?
- Gelir vergisi yedi maaşımı, damga vergisi yedi maaşımı, işsizlik kesintisi yedi maaşımı, SGK kesintisi yedi maaşımı, enflasyon yedi maaşımı, yükselen dolar yedi maaşımı, faturalara gelen zamlar yedi maaşımı... Cümle cemil-i devletler “kendine iyi bak” derken bizimki kendine İBAN veriyor.

Bağış tarifesi

Gelirleri vatandaşın vergilerinden oluşan kamu kuruluşları bol keseden bağışlar yaptılar kampanyaya. Devlet dairelerinde, memuriyet kademesine göre değişen miktarlarda bağış yapılması için tarifeler belirlendiği ve memurlara bağış dilekçelerinin zoraki imzalattırıldığına dair haberler geliyor. IMF’ye borçlar veren, yabancı ülkelere karşılıksız yardımlarda bulunan, mültecilere 40 milyar dolar harcadığını söyleyen ekonomimiz bağış toplamaya başladıysa, önce Rabbim affetsin, sonra da milletim “bağışlasın”, ne diyelim...

Devletin kampanyasına yapılan bağışların kurumlar için vergilerden düşülebileceği söylendi, ama memurlar ve maaşla çalışanlar ne yapsın? Yaptıkları bağışlar gelir vergilerinden kesilecek mi? Vergilerden kesilecekse vergi gelirleri de azalacak demektir, gel de çık işin içinden. Aklıma ne geldi; yardıma muhtaç vatandaşlarımızı toplayıp Kanada ve Almanya vatandaşlığına geçirsek nasıl olur? Böylelikle bu dönemi kayıpsız kapatabiliriz.

Faturalar...

Elektrik ve doğalgaz sayaçları üç ay boyunca okunmayacakmış! Yaşasın… İşte budur, sosyal devlet budur! Ama durun bir dakika, fatura gelmeye devam edecekmiş! Önceki ayların ortalaması faturaya yansıtılacakmış. Pekiyi, bu fatura bize nasıl ulaşacak? Kapıya kadar getireceklerdir her halde. Diyorum ki, kapımıza kadar gelmişken sayacı da okusanız nasıl olur acaba? Sayaçlarımızda virüs olmasından mı korkuyorsunuz acaba? Vallahi de dokunmuyoruz biz o sayaçlara. Kış aylarında harcadığımız doğalgaz faturası ile bahar ve yaz aylarındaki aynı olmuyor malum. İşyerini bu süreçte kapatanlar ne olacak? Harcamadıkları gaz ve elektrik faturasını mı ödeyecekler?

Virüsle en etkili mücadele

Koca koca devletler koca koca ekonomik paketler açıklıyor, hastaneler seferber oluyor, askerî araçlar sokaklarda dolaşıyor, kısaca dünya diken üstünde. Bana sorarsanız, hiçbiri virüsle lâyık-ı vechile mücadele etmiyor. Bu konuda en başarılı kim biliyor musunuz? Uşak valisi. Kendisi bir hanım olduğu için valiye mi deniyor, halkına karşı tutunduğu koruyucu tutum dolayısıyla “valide” mi dense bilmiyorum. Ne yaptı biliyor musunuz? Uşaaak diye sosyal mesafeyi ayarladı, virüs şaşırdı. Uşaaak diye bir sosyal mesafe daha ayarladı, virüs “n’ooluyor?” demeye kalmadı, darmaduman oldu... İki Uşaaak’lık canın var, akıllı ol Korona!

Link: https://www.yeniasya.com.tr/adnan-nacir/rabbim-affetsin-milletim-bagislasin_516341

Öne Çıkan Yayın

Büyük Büyük Sayılar

İbrahim Özdabak karikatürü   Dünyevi işlerin yönetilebilmesi için ölçme ve değerlendirme önemlidir. İlgilenilen nesne veya olayın sayısı, şi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İlgili Diğer Yazılar: